Karalama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karalama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Haziran 27, 2017

Türklerin İngilizce ile imtihanı



İngilizcenin dünyanın en popüler dillerinden biri olduğu su götürmez bir gerçek. Küreselleşmenin hızıyla birlikte hayatın her alanında uluslararasında gerçekleşen herhangi bir iletişimde en çok kullanılan dil belki de İngilizce.

 Günümüzde birçok iş ilanında artık olmazsa olmaz kriterlerden biri “ileri düzeyde İngilizce bilen” elemanken yine bu ilanlara başvuran birçok kişi otomatikman bu özelliğe sahip olduğunu belirtiyor. 

Başvurulan iş kolunda belki hiç İngilizce konuşulmayacak olsa bile her ilanda İngilizce bilen eleman arandığı için ülkemizde İngilizce bilmemek ayıplanacak bir hadise gibi olmaya başladı. Peki gerçekten herkes İngilizce biliyor mu, konuşabiliyor mu? İşte orası tartışılır.

 Dünyanın 44 şehrinde 7 dilde yabancı dil eğitimi veren EF Education First Uluslararası Dil Merkezlerinin 2014 yılında yayımladığı rapora göre ülkemizin milletlerarası İngilizce seviyesi dipte. Araştırmada 63 ülkenin yeterlilikleri sıralanırken Türkiye 47. sırada yer almış. Neden dipte o zaman denecek olursa, Avrupa ülkeleri arasında sıralamada sonuncu durumdaymışız.

 2014’teki aynı araştırmada hiç mi olumlu bir gösterge yok denebilir. Elbette ki var. Türkiye İngilizcesini geliştiren ülkeler arasında Kazakistan’dan sonra 2.sırada yer almış. Yine bu verilere göre Türkiye’de kadınlar erkeklere göre daha iyi İngilizce konuşuyormuş.

 Üniversitede yabancı dil bölümünde okumuş ve hali hazırda İngilizce öğretmenliği yapan biri olarak bu tespite katıldığımı belirteyim. Yabancı dil bölümlerinde ve İngilizce öğretmenleri arasında kadınların hegemonyası var. İngilizce öğretmeni dendiğinde insanların aklına öncelikle kadın öğretmenler geliyor. Ülkemizde kadınların İngilizce konusunda erkeklerden önde olduğunu kabul etmek gerek. 2016’da yayımlanan yabancı dil yeterlilik endeksinde ise durum yine pek içi açıcı değil maalesef. Bu kez 72 ülke arasında araştırma yapılmış, Türkiye 52.sırada yer almış. Fikir vermesi açısında söylemek gerekirse Bulgaristan, Romanya gibi ülkeler bize göre oldukça üst sıralarda. Araştırmada ülkeler yabancı dil yeterliliklerine göre 5 ayrı kategoriye ayrılıyor. Türkiye ne yazık ki en düşük yeterlilik sıralamasının olduğu bölümde. Şu soru sorulabilir; İngilizceyi kafaya bu kadar çok takmaya gerek var mı? Kimseye bir dili zorla öğretmek, sevdirmek niyetinde olunmamalı elbette. Ancak dünyaya açılma arzunuz varsa İngilizceye çok ihtiyaç duyarsınız.

 Örneğin meseleyi ticari açıdan ele alalım. British Council’in araştırmasına göre eğer bir mağazalar zinciri uluslararası tedarikçileriyle İngilizce fiyat pazarlığı yapamıyorsa yaklaşık %20-30 kar kaybı yaşayabilirmiş. Veya yine başka bir örnek; İtalya inşaat sektöründe tedarikçilerle yürütülen görüşmelerden sağlanan maliyet tasarrufunun en az %50 si İngilizce dilinde yapılan anlaşmalardan geliyormuş. Örnekleri ticaret ve inşaat sektörü üzerinden verince akıllara turizm sorusu gelebilir. Tabii ki konu turizm ve İngilizce olunca bu dilin sektörde can damarı olduğu muhakkak. Bu anlamda seyahat acentelerinin iş hacminin %90’ı yabancı ortaklarla kurulan İngilizce becerisine bağlı. İngilizcenin evrensel önemine işaret eden sayılardan bahsettikten sonra neden bu ülkede İngilizce öğrenemiyoruz sorusuna geri dönelim. Başbakan Binali Yıldırım geçtiğimiz aylarda yaptığı bir konuşmasında Türkiye’deki yabancı dil seviyesinin yetersizliğinden bahsederken yakın zamanda ortaokul 5.sınıflarda yabancı dil ağırlık sınıfları olacağını söyledi. Peki 5.sınıflara hazırlık sınıfı getirmek tek başına yeterli olabilir mi? Bu soruya evet cevabını vermek zor. Çoğu İngilizce öğretmeni müfredat sıkıntısıyla boğuşuyor. British Council Türkiye ve Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) 12 ilde yaklaşık 21 bin öğrenci, veli ve öğretmenle yaptığı araştırmada bu konuyu irdelemiş.

 İngilizce öğrenmekte en büyük sorun, bu dersin iletişim dili olarak değil, tıpkı tarih, coğrafya dersi gibi işlenmesi, gramer ağırlıklı olması, konuların her yıl aynı şekilde tekrar edilmesi diyor araştırmaya katılanlar. Yani dersin yıllar içinde “eğlenceli” olmaktan çıkıp “sıkıcı” hale gelmesinden bahsedilmiş. Araştırmaya göre; 5. sınıfta İngilizce dersini sevenlerin oranı yüzde 80 iken, bu oran 12. sınıfa geldiklerinde yüzde 37’ye geriliyor. İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu biri olarak bir ek yapmam gerekirse bilhassa devlet okullarındaki imkansızlıklar varken yabancı dil ne kadar başarıyla öğrenilebilir? Bugün bir Fen Bilimleri dersi öğretmeni nasıl ki deneylerini yapabilmek için Fen laboratuvarına, bir Bilişim öğretmeni Bilgisayar laboratuvarına ihtiyaç duyuyorsa; bir İngilizce öğretmeninin de öğrencilerinin dört temel dil becerisini (okuma,yazma, konuşma ve dinleme) iyi öğrenebilmeleri için yabancı dil laboratuvarına ihtiyacı var. Bir önceki derste matematik dersi işlenen bir sınıfı yabancı dil öğrenme moduna sokmak için sınıf oturma düzenini değiştirmek sonra diğer ders için bir daha eski haline sokmak yorucu oluyor. Öğrencileri sınav maratonu içinde bir de İngilizce ile uğraş diyerek müfredata boğarken bir de birbirleriyle pratik yapmalarının zor olduğu klasik oturma düzeniyle oturtursanız ne kadar başarılı olabilirsiniz?

 Bir başka sorun ise öğrencilerin öğrendikleri dili pratik yapma sahası bulmakta zorlanması. Taşımalı eğitimin olduğu bir dağ köyündeki öğrenci misal, öğretmeni ve sınıf arkadaşları dışında kiminle pratik yapabilir? İnternet kullansın demeyin lütfen. Bu çocuklar kendi köylerinde okul olmadığı için devlet onları ücretsiz servislere bindirip başka bir köydeki okul merkezine götürüyor. Uzmanlara göre bir öğrencinin İngilizcesini geliştirebilmesi için günlük 4-5 saat bu işe vakit ayırması lazım. Bu çok ciddi bir süre elbette. Girmesi gereken çok sınav olan bir öğrenci İngilizceye günlük 4-5 saat ayıramayabilir. Diyelim ki günlük 4-5 saat İngilizce çalışabildiniz ve Türkiye’de düzenli bir pratik yapma ortamı da buldunuz. Öğrendiklerinizi turistik bir gezide en temel ihtiyaçlarınızı karşılayabilecek şekilde kullanmak için 6 ay, günlük yaşamında temel ihtiyaçlarınızı karşılamak için ise 12 aylık bir süreye ihtiyacınız var. Bu noktada yine işin içinde biri olarak belirtmek isterim ki; maddi imkanlar elveriyorsa ana dili İngilizce olan bir ülkeye gidip orada 3 aydan fazla bir süre kalmak hepsinden daha iyi yöntem. Tabii gittiğiniz yerde İngilizceye maruz kalmalısınız. Oraya gittiğinizde iletişim için Türkleri aramamanız gerek. Ülkemizde yapılan en sık hatalardan biri İngilizce öğrenirken teoriye boğulmak. Bu dili kulağınızla değil de gözünüzle öğrenirseniz, yani klasik ezberlerle çalışırsanız bir yere varamazsınız. İngilizce sözlükte tüm kelimelerinin anlamını bilmek sadece kuru bilgidir. O kelimelerin doğru telaffuzunu bilmiyorsanız bu dili etkin konuşamazsınız.

 İngilizce’nin farklı bir matematiği var. Herhangi bir sözel dersi çalışıyor gibi bu dili tam anlamıyla öğrenemezsiniz. Son olarak elbette hayatta hiçbir şey için çok geç değildir ancak bazı şeyler için de doğru zamanda işe girişmenin gerekliliği de bir gerçek. 60 yaşından sonra İngilizce öğrenemezsiniz iddiasında değilim tabii ki, ancak 6 yaşındaki bir çocuk size göre daha avantajlı bu konuda.

 Dünyada şu an bilgi çok çabuk ortaya çıkarken çok çabuk da unutuluyor. Bu hıza yetişmekte zorlanabilirsiniz. Önümüzdeki günlerde “yabancı dil öğreniminde tavsiyeler” gibi bir bölüm yaparsak daha detaylı biçimde neler yapılmalı anlatırız. Ama şimdilik şunu belirteyim. Bir amacınız olması gerektiği kadar, öğrenmek istediğiniz dile karşı önyargılarınız varsa onları da yok etmelisiniz. Ve ilgi duyduğunuz konulardan başlayarak hayatınıza İngilizce’yi katmaya çalışın. Bu sayede “İngilizce anlıyorum ama konuşamıyorum” insanlarından bir farkınız olacaktır.

 Devamı da gayretinize kalmış.

Çarşamba, Aralık 24, 2014

Yapılması gerekeni yapıp alkış kıyamet beklemek

Bu memlekette tuhaf bir algı var. Kişi hangi mesleği icra ediyorsa artık, o işi yaparken zaten yapması gerekeni yaptığı halde o kişiye sayfalarca methiye düzülüyor. Anlatıldıkça anlatılıyor. Normal olanı yüceltme demek lazım buna sanırım.

Diyelim ki adam siyasetçi. Milletvekili olmuş. Adam kayırmadan, rüşvet işlerine bulaşmadan sadece yapması gerekenleri yapıyorken o adamı övüyoruz da övüyoruz. Buna sadece dürüstlüğe saygı ve övgü deyip geçmemek lazım.

Veya herhangi bir iktidar... Zamanında birileri yol yapmadı yahut yol yapmaya kalkıp yıllarca o işi eline yüzüne bulaştırdı diye, bir gün o yolları tamamlayan, yani başka deyişle devletin asli görevini hizmet taşımayı yerine getireni avuçları patlayıncaya kadar alkışa boğma hastalığı var. İlginç.

Kendimden bir örnek vereyim. Düşünsenize, ben öğretmen olarak dersimi veriyorum ve dersin sonunda her seferinde sınıftan bir alkış kopuyor ve "hocam bize ders anlattınız, sağ olun" diye teşekkür ediliyor bana. Tuhaf değil mi?

Bakkalda ya da manavda alışveriş sonrası "teşekkürler, o çikolatayı ne güzel sattınız" veya "iki kilo elmayı tartıp ne güzel de sattınız" desek komik durmaz mı? Ama satamayan var mı diyeceksiniz? Satmaya çalışıp sizi tezgaha getirenlerden mi bahsedeceksiniz yoksa? Doğrudur öyle esnaf, öğretmen, milletvekili ya da herhangi bir meslek erbabı her türlü vardır. O zaman işini yapmayan ya da kötü yapanı ısrarla konuşalım, işaret edelim daha çok. İşini normal yapanı motive etme amaçlı övmek yerine buna odaklanalım. İki çift güzel laf duymak herkes ister muhtemelen ama en basit işi yaparken bile "adam çalışıyor aga" diye diye belki de çıtayı düşürüyoruzdur. O insanları buna alıştırıyor ve performanslarını normal seviyede seyrettiriyoruzdur. Kim bilir?

Bir de böyle bakmak gerek hadiseye.


Pazar, Ocak 29, 2012

Ama Öyle

Bir şeyi öğrenmek hatta duymak bile istemezsin ama bir şekilde öğrenirsin ya. Daha sonra da aklından hiç çıkmaz o ya. Aşikarı unutamazsın ya...

Hay ben öyle işin arouna kone işte be hafız...

Perşembe, Aralık 15, 2011

Romantik Erkeği Odunlaştırma Rehberi



Karşı cinsin çoğunlukla şikayet ettiği konulardan biri, partnerlerinin romantizminin ilk günlerindeki gibi olmadığı yahut en baştan beri hiç olmadığıdır. Bu mevzu kadınların arasında ne zaman gündeme gelse konu haliyle erkeklere ve onların odunluklarına kanalize olur. Ekseriyetle bu eleştiriler doğrudur da, lakin eksik olan bir şey var; olaylara tek taraflı bakmak her daim doğru değildir. Acaba kadınların bu durumda hiç mi suçu yoktur? Vardır elbette. Peki onlar ne mi? Onları, "Romantik erkeği odunlaştırma rehberi" başlığı altında madde madde irdeleyelim. İşte karşı cinstekilerin ilk etapta "ben bunları yapmıyorum ki yeaaa" dedikleri ama biraz etraflıca düşündüklerinde en azından birkaçını yaptıklarını fark edecekleri o maddeler. Bu yazı; erkeğini odunlaştırmak isteyenler varsa onlara bir rehber olacağı gibi, amacı erkeğinin odunlaşmasını önlemek olanlara da ipucu verecek türdendir. Buyrunuz efem...

* Evinize veya iş yerinize çiçek gönderdiğinde "Ama ben papatya sevmem ki" deyin. Papatya yerine başka bir şey de olabilir tabii. Örnek amaçlı yazılmıştır.

* Size kendi cümleleriyle hoş bir iltifat ettiğinde, "Kim bilir nereden buluyorsun bu sözleri? Hangi kitaptan? Birinden mi duydun" diyerek onu derhal bozun.

* Ona devamlı eski sevgilinizden bahsedin. Biraz da abartarak eski sevgilinizin hatırladığınız iyi yönlerini ön plana çıkarın. Amacınız sadece onu odunlaştırmak değil de daha ötesiyse o konularda da başarılı olacaktır. Önce odunlaşır, sonra sizden soğuyacaktır. (%100 başarılı sağlayacağınız bir yöntemdir bu bağlamda, en etkilisidir.)

* Empati yapmayın, onu anlamaya hiç çalışmayın.

* Kullandığı hitap sözcüklerine bir kılıf bulun. Mesela, "Canım ne demek ya? Sen normal arkadaşlarına da canım diyorsun" gibi.

* Ona karşı duyarsız kalın. İlişkiyi daha iyi aşamalara getirme çabalarını görmezden gelin.

* Size gün içerisinde "N'apıyorsun?" diye mesaj attığında, ona gün içerisinde canınızı sıkan her detayı anlatın. İşte ne bileyim, patronunuzdan dem vurun, mesai arkadaşınızın sizi çıldırttığına değinin falan.

* Bir gün yanınıza gelip şiir okursa, o şiire de bir kulp takın. Veya şiirleri hiç sevmediğinizi söyleyin.

* Daha önce kimseyi böyle sevmediğini söylediğinde, bunu hiç duymamış gibi yapın. İşe yaramıyorsa, laflarının sizde hiçbir pozitif etkisi olmadığını daha da belli eder şekilde davranın.


* Sürekli dır dır edin. Vir vir vir vir vir konuşun...

* O konuşurken bir arkadaşınız sizi arıyorsa "Bi dakka, Hayriye arıyor" deyip onu hemen susturun.

* Onun bütün çabalarını yetersiz bulun, "Ben bunları istemiyorum" diye ekleyin hatta her seferinde.

* "Sen hayatıma girdiğimden beri gözüm bir başkasını görmüyor artık. Sadece sen varsın benim için" minvalinden bir sözle size geldiğinde, "Benden önce başkaları da vardı yani" diyerek kavga çıkartın. O romantik anın içine edin.

* Bir iltifatı çok hoşunuza gitse bile, "Sen bir şey mi içtin?" diye onu bozun.

* "Ben bu kadar romantik erkek sevmiyorum" diyerek ortamdaki romantizmi yok edin.

* Ondan romantik olmasını bir isteyin bir istemeyin. Bir müddet bu hareketinizin sebebini anlamaya çalışacaktır. Ve bir gün gelecek buna anlam veremeyeceğini fark ederek içindeki romantik serseriyi öldürecektir.

* Devamlı olarak "Odunsun! Odunsun işte! Demek ki sen romantik olamıyorsun" diyerek onun da buna inanmasını sağlayın.

* Bir sebep aramayın, onun yaptığı veya söylediği her şeyden sonra trip yapın.

Cumartesi, Kasım 26, 2011

Dolay-lama

Kadınlar ne söyleyeceklerse bunu dolaylı değil de direkt söylerlerse mevcut çoğu sorun aşılır.

Çarşamba, Şubat 24, 2010

Nasıl Bir Türkiye?


Sürekli soruluyor bana, "nasıl bir Türkiye istiyorsun?" diye. Otorite değilim gerçi, neden bana soruyorlarsa artık? Bu konuya ilişkin düşüncelerimi en iyi ifade eden kişilerden biri Lale Mansur olmuştu. Şöyle demişti Mansur: "Benim arkadaşlarımın çoğu demokrat insanlar ama aynı anda yemeğe çağıramadığım arkadaşlarım var. Ben böyle bir Türkiye istemiyorum..."

İlk duyduğumda Lale Mansur'un cevabı üzerine "budur!" dedim. Tam anlamıyla budur denebilecek bir cevap bu zira. Toplumda her alanda bir kamplaşma var. Bundan 30 yıl önce yaşanan felaketi hatırlatan kötü benzerlikler var. İnsanı tedirgin ediyor bu durum. Yine de ümitsizliğe komple düşmemek lazım diyenler de haklı.

İnsanların farklı giyinse de, yaşamlarını yönlendiren dünya görüşleri farklı olsa da, bir arada oturma, görüşme, arkadaş olma olasılıkları her daim olmuştur, yine olacaktır. Buna inanmamak ya da karşı olmak ise tartışılması gereken, hastalıklı bir bakış açısıdır.

Mansur'un istediği esas Türkiye hayaliyle yanıp tutuşurken, bu düşünceyi bir de fotoğrafla güçlendirmeli dedim. Yukarıdaki fotoğraftakiler kimdir ya da neredeler ve bu kare hangi amaçla çekilmiş, bunlara dair en ufak bir fikrim yok. Bunlar zaten çok da önemli değil benim için. Sadece ve sadece ilk bakışta birilerini rahatsız eden, insanları kamplaşmaya iten duruma tezat olan ve güzel olan bu görüntünün, ülkedeki herkes tarafından kabulleneceği günü sabırsızlıkla bekliyorum demek istiyorum. Aslına bakarsanız çoğu yerde yine pek çok kişi bu karenin benzerini yaşıyorlar hayatlarında, arkadaşlıklarında... Lakin ülkede sesi gür çıkan garip bir azınlık var ve nedense gündemi belirleyenler de onlar, insanları kamplaştırmaya çalışanlar da...

Aradaki farkı görmek, amacı bir şeyleri savunmak değil, tam tersi suyu bulandırmak olanları görebilmek lazım.

Umarım bir gün ben de aynı ortama gönül rahatlığıyla, farklı inanç ve dünya görüşlere sahip arkadaşlarımı birlikte çağırabilirim...

Not: Varol sağolsun, uyandırdı. Görüntü Büşra filmindenmiş. Eğer filmi merak eden olursa, buradan buyursun.

Perşembe, Aralık 03, 2009

Being Frank Torres


Verdiğimiz bir karar yahut birinin bizim adımıza verdiği bir karar bütün hayatımızı etkileyebilir. Bir bina içerisinde ya da dışarısında bulunmak. Bir sokaktan geçmek ya da geçmemek. Yaptığınız işe göre de uyarlayabiliriz bunu. Misal bir eğitimci olarak bir okulun iş teklifini kabul etmemiş olmam muhtemelen mesleki hayatımı ve genel olarak yaşamımı etkileyecek bir şey olabilir. Geçtiğimiz yaz üç özel okuldan iş teklifi alan ve bunları bir şekilde reddetmek zorunda kalan biri olarak yazıyorum bunları. Dediğim gibi muhtemelen bir şekilde hayatımızın seyrine müdahalesi olmuştur bu olayların.

Futbolcu bazında gidersek, Rıdvan Dilmen'in Ergün Gürsoy'la önceden konuşmasına rağmen, Fenerbahçe'li olmasından dolayı sarı-lacivert renkleri tercih etmesi muhtemelen bütün hayatını etkilemiş olmalı. Galatasaray'a gitseydi herhangi bir sebepten dolayı hiç oynayamasaydı ve unutulsaydı, bugün Rıdvan Dilmen ismi bambaşka çağırışımlar yapaabilirdi. Yine benzer bir örnek Hakan Şükür için verilebilir. Fenerbahçe onu transfer edecekken, bir yöneticinin ortaya attığı "Tanju'ya ayıp olmasın" fikri nedeniyle transferinden vazgeçilmişti. Daha sonra o Hakan Galatasaray'a gitti, ve Türk futbolunun unutulmaz golcüleri arasında yer almayı başardı. Fenerbahçe'ye gelse şu an adı sanı hatırlanmayacaktı belki de.. E tabii yine bir ihtimal Fenerbahçe tarihinin unutulmaz oyuncularından biri olma ihtimali de yaşanabilirdi.

Neyse, fazla laf salatası oldu. Bir de bir dizide, filmde oynayanları, dublörlük yapanları düşünelim. Misal, Lost dizisinde Jack karakterini canlandıran Matthew Fox. Lost dizisinden önceki kariyerine bakın, öyle pek ahım şahım işler çıkardığı söylenemez. Lakin Lost'taki rolü sayesinde bugün dünya'nın pek çok noktasında tanınan bir simadır.

Her kişinin hayatında kırılma noktaları vardır. Yine aynı dizide Kate karakterini canlandıran Evangeline Lilly misal... Kelowna sokaklarında yürürken keşfedilmiştir. Gerçi onu keşfetmek için illa Kelowna sokaklarında arz-ı endam etmesini beklemeye gerek yokmuş aslında. Evinin önünde yürürken de görülse, yine birileri keşfederdi. Ne bileyim yani, ben bir şekilde görüp, herkesten önce keşfetmeyi isterdim aslında. Ama hayat işte... Lost'taki Sawyer abimizi de örnek verebiliriz. Josh Holloway de Lost dizisi öncesinde öyle pek ilgi çekmeyecek işler yapmıştır. Kariyerinde Lost dizisindeki rolü büyüktür.

Daha böyle çok isim sayılabilir. Bugün Josh Holloway misal, Türkiye'ye kadar gelmiş, reklam filmerinde oynamış, hatta Beyaz Şov'a katılmıştır. Düşünün, hayat işte. Nereden nereye? Sokaktaki adam, bakkal, manav, terzi, evinin kızı modundaki Fatma dahil herkes biliyor adamı. İşte ya Sawyer falan diyor belki ama tanınıyor sonuçta.

Aynı dizide olan, sadece ilk bölümde çok kısa bir şekilde görünen biri daha var. Aslında hayli zor bir sahnede görev almış biri bu kişi. Ama nedense adı sanı zikredilmiyor hiç. İşinin de ustaları arasında aslında. Kendisi bir dublör. İsmi de Frank Torres. 46 yaşındaki Frank Torres, muhtemelen hatırlayacaklar olacaktır, Lost'un ilk bölümünde kendisi bir elektrik süpürgesi gibi çeken uçak pervanesi tarafından paramparça edilen biri vardı. O sahnede oynayan dublördü.

Yukarıdaki karede olayı görüyorsunuz. Bu adam ne zaman aklıma gelse, aynı zaman da aklıma ekşi sözlük'ten moloztash'ın Frank Torres'le ilgili eğlenceli yorumu da geliyor. Şöyle yazmış,

"lost denilen dizinin daha beşinci dakikasında ortalığı elektrikli süpürge gibi kendine çeken uçak motorunun önünd jack’in uyarılarına rağmen mal gibi dikilip, pervaneye uçmasıyla pervaneyle birlikte patlayan zenci adamdır bu. seyirci daha diziye ısınmamışken olayın vehametini anlatacak bir figür olarak kullanılmıştır bu adam senaristlerce. diğer bütün karakterlerin geçmişleri vardır da sanki bu adamın yaşamı bu uçak kazasıyla başlayıp bu salak ölümle bitmiş gibidir. diziyi izleyenlerce hep “salak” olarak hatırlanacaktır.

bu rolü canlandıran aktör de dizinin alıp başını gittiğini görüp kafasını ne kadar duvara vurmuştur kimbilir “ah ulan neden öldüm hemen, neden neden nedeeeeen” diye."


Senaristler Frank Torres'i bir şekilde kullandılar. Bizleri de etkiledir tabii sağolsun. Kendimizden geçtik ilk izlediğimzde mesela. Ama daha sonra kendimizi diziye öyle bir kaptırdık ki, Frank'i hiç sallamadık. Biz erkekler dizideki bütün güzel hatun kişilerin adını, soyadını, vücutlarındaki her bir noktayı biliyoruz, keza dizinin müptelası kadınlar da Jack'ti, Sawyer'dı, belki de Said'di derken hepsinin her bir şeylerini biliyorlar. Hatta belki oradaki köpek var ya hani, Vincent, onun bile hayranı var. Yahut ne bileyim Artz diye bir adam vardı. Sadece tek bölümlük görünmüştü. Patladı gitti o da, ama en azından adını öğrendik, repliklerini duyduk filan. Peki ya Frank Torres? Adam dizinin en etkileyici sahnelerinin birinde oynadı ama bugün yolda birinin karşısına çıkıp, "Ben Lost'un ilk bölümünde patlayan adamım" dese, kimse sallamaz onu. İnanmazlar zaten. İnanan çıksa da, çok da umruda olmaz.

Kendisine gerçi tamamen saygısızlık yapmamış Lost ekibi. Halen dizideki dublörlerin koordinatörlüğünü yapıyor ama bir gerçeği değiştirmez bu. Nedir bu bizdeki yönlendirilene meyletme sevdası? Nedir bu bizdeki başrol ya da onun yanındakilere duyulan sevda? Neden Kaygısızlar'daki sokaktan geçen tiplemeleri önemsemedik de; gittik Kültigin, Memnun Kaygısız peşinde koştuk misal?

Artık bu yazı bir devrin başlangıcı olsun. Figüranlara, dublörlere de önem verilsin. Onlara da sevgi gösterilerinde bulunalım. Aynı zaman da filmlerde yıllarca oynadığı halde, ismi bilinmeyen tüm oyunculara benzer yaklaşımı gösterelim. Yanlış anlaşılmasın. Bu kadere isyan etmek değildir. Sadece bizi yönlendirenlere başkaldırıdır. Uyuma değerli okur, sen de isyan et!

Yıllarca Hulusi Kentmen'in mutfağında takılan, kimi zaman uşak, kimi zaman da saf sevgili rollerinde oynayan Cevat Kurtuluş gibilerin hakkını verelim. Göksel Arsoy, Ayhan Işık vb. isimleri herkes beğenir, ama Cevat Kurtuluş gibi daha çok yan roller ya da küçük rollerde oynayanlar kıymetini bilenler çok azdı. Dediğim gibi bir devir bitsin, yenisi başlasın.

Figüran, dublör, küçük rollerde oynayanlar el ele...
Hap birlikte sinema devrimi yapma zamandır.

Perşembe, Kasım 12, 2009

Neden Bu Kadar Çok Ciddiye Alıyorsunuz?


Bu sanal dünya yalan dünya der dururuz ilk günden beri. Ama sanırım bazılarımız bunun hala farkında değil.

Misal, sizin Fenerbahçeli "Ortega" olarak bildiğiniz bendeniz, aslında başka bir blog yazarının belki de ünlü birinin sanal alemdeki ikinci kişiliği olabilirim. Aksini ispat edebilecekler bu tezimi çürütebilirler hemen ama demek istediğim anlaşılmıştır umarım.

Sanal alem başlı başına yalanlarla dolu bir arazi. Bloglar da en kişisel mecralar olduğu için, baştan sona palavralarla dolu olabilir. Bu şaşılmaması gereken bir şey. Yani yazılarını duygulanarak okuduğunuz hatun bir kişi, aslında o muazzam yazısını çekirdek çitletirken yazmış, ve tamamen birilerini etkileyecek bir hikaye uydurma amacıyla klavyenin tuşlarına basmış olabilir. Gelen takdirler ve yorumları okuyunca gerçek sanılan, okuyanda duygu patlamasına sebep olan yalan dolu hikayesinin işe yaradığını görünce içten içe gülüyor olabilir. Daha gerçekçi bir örnek vermek gerekirse. Joe Jonese Ateşdağlı meselesini hatırlayın. İlk çıktığında yazılarını okurken meydana gelen infiali anımsayın. Öyle ya da böyle bir çoğumuz etkilenmiştik. Adamın her yazısı üzerine yorumlar yapmıştık. Sonra ne oldu? Yalan dolan bir adammış meğerse. Diyeceksiniz ki, Uçan Hollandalı'nın blogundan sonra yazmaya başladığı diğer blogun reklamını yapmadın mı? Yapmadım. Evet, orada yazmaya başladığını duyurdum ama benim oradaki amacım geyikti. Muhtemelen fazla ciddiye alındı. Bayağı bir tepki aldım o konuya dair. Biraz da üstü kapalı yazmışız sanırım. Anlaşılmamış.

Neyse, diyeceğim şudur ki, JJA'nın yazılarıyla kendinden geçen bünyeleri hatırlayalım. Sonra da adamın yalan dolan oluşunu. E ne oldu yani? Ne anlatmaya çalışıyorum peki? Şunu izah etmeye çalışıyorum kaç dakikadır, şu blogları bu kadar ciddiye almayın! Birileri size buralardan hayatın anlamını satmaya çalışıyorsa, onlara itibar etmeyin. Gülün geçin. Kendisini dünyanın en komiği zanneden adama gülün geçin. Kendisini dünyanın en güzel kızı zanneden, her gün başka bir erkeğin peşinden koştuğunu iddia eden o hatunlara gülün geçin... Kendisi on numara sinema eleştirmeni zanneden o adamlara, kadınlara gaz vermeyin. Kendiniz de gaza gelmeyin bi yandan. Kendisini futbol yorumcusu zanneden, futbolu en iyi ben bilirim diye kasınan yahut araştırıyorum, edebi yazılar döşüyorum diye yaşanmamış olayları uyduran, gerçekleri işine geldiğince alıntılayıp, alakasız olayları monte eden bloglarda yazan o adamları ciddiye almayın...


Okuyun tabii. Vaktiniz varsa, okuyun. Kimseye okumayın demek istemem. Okumak güzeldir. Saçma sapan bir yazıyı okumak da güzeldir. En azından yazı bittiğinde saçma sapan bir yazıymış kanısına varmak için bile okunur o yazılar. Fakat bu kadar çok ciddiye almayın şu blogları. Yazan çizen kişiler arasında hayatını futboldan kazanan, ya da ne bileyim sinema, edebiyattan kazananlar vardır. Onlar için değil tabii bu laflarım. Başka işler yapan, ama hobi olarak şu blog işine girişen, daha sonra kendini matah bir şey zanneden tipler içindir bu lafım.

Bloglar alternatif medyadır. Gün gelecek Fotomaç, Fanatik yok olacak, her yer blog olacak ulan! hayalleriyle yaşamayın. Değişen bir şey olmayacak! Yine Fatih Altaylı gibi adamlar olacak, yine Ercan Saatçiler olacak... Kurtuluşu bloglarda görenleredir bu lafım. Bloglar böyle çaktırmadan kıyıda köşede devam etsinler. Belirli bir grup tarafından izlenmeye devam etsinler. Bu yeterlidir. Daha fazla büyütmeyin. Joe Jonese Ateşdağlı gelecek, dertler bitecek moduna girmeye gerek yok yani. Alternatif medya olan bloglar en fazla JJA gibi tipleri üretir işte. Beklenti bu denli yüksek oldukça, kahramanlar da böyle olacaktır. Daha ne bekliyoruz ki?



Hem zaten çok ayrı yerde olan, Türk spor basınına göre milyonlarca ışık hızı uzakta olan alternatif medyamız blogların esas halini Fenerbahçe-Galatasaray derbisi sonrası gördük. Bir tarafta yenilgiyi hazmedemeyen, küfreden, hakaret eden, yazılarının içerisine özellikle seçilmiş saha dışı olayları ve çirkin görüntüleri koyan bazıları; ve diğer tarafta da sıradan bir 3 puanı abartmanın ötesinde kendini kaybeden, hakareti, küfürleri sıralayan bazıları...

Bu mudur yani sabah akşam okunan, milyonlarca ışık yılı ötede olan alternatif medya? Ciddiye aldığınız kişilere daha dikkatli bakın. Aynısını yaptığımı düşünüyorsanız, beni de katın tabii bu kişilerin arasına. Titreyeyim ve kendime geleyim derhal.



Muhabbeti açıldığı zaman Facebook'ta açılan gruplara güldüğümüzü, siyasetin Facebook'tan yapılmayacağını söyler dururuz; peki bu sözleri söyleyen bizler, nasıl oluyor da Türk spor basınının, sinema dünyasının, memleketin vs. bloglar tarafından kurtarılacağına, düzeltileceğine inanıyoruz? Bloglar kimseyi kimseden kurtarmaz. Sadece kişisel tatminlerden ibarettir. Dahası yok... Zamanında "Beklenti derken" yazısında bahsettiğim gibi, bir blog yazarını ya beğeniyorsundur ya da beğenmiyorsundur... daha ötesine gerek yok. Şu yazı bana evrenin sırrını verdi, şu blog yazarı benim dünya görüşümü komple değiştirdi gibi bir yorumu olan varsa, hikayesini dinlemeye hazırım ama inanın böyle şeylere ihtimal vermiyorum.

Bu kadar ciddiye almayın yahu... Ne diyordu şarkıda;
Çok da ciddiye almamalı, yaptıklarımız rol icabı...

Salı, Temmuz 07, 2009

Teenage Dirt Bags

Kadıköy rıhtımdan Boğa'nın oraya doğru yürüyorum. Osmanağa Camii'nin önünden geçerken, 2 kız ve 1 erkekten oluşan liseli gençlik olduğu hal ve tavırlarından belli olan bir grubun, konuşmalarına kısa süre de olsa şahit oluyorum. Bunun sebebi kaldırımın çok kalabalık olması ve benim de yorgunluktan dolayı güç bela adım atıyor oluşum.

Kızlardan biri şöyle diyor yakınır bir tavırla; "Yahu kırk yılda bir kadını (burada kadın dediği annesi) ödemeli aradım, onda da bana çağrı atıyor ". Tabii bunu söylerken öfleyip püfemeyi de eksik etmiyor. Kızın yanındaki diğer dişican ve kişicana bakıyorum, onlar da bu kepazeliğe(!) anlam veremediklerini belli eden bir şekilde kafa sallıyorlar. Ben ise yoluma düşüncelere dalarak devam ediyorum.

Kızın annesinin ödemeli aramaya, çağrı atmayla karşılık vermesinin sebebini bilemiyorum tabii. Belki de kız o esnada hem yazıyor hem de oynuyordu. Yani annesinin ona çağrı attığı falan yoktu ama kız rolünü iyi oynamıştı. Annesi üzerinden prim yapıyordu ve bunu başarmış gibi görünüyordu. Diğer dişican ve kişican ise muhtemelen benzer sebeplerle anne ve babalarına kızıyorlardı ve o an arkadaşlarına empatiyle bakabiliyorlardı. Onlar da zaten sürekli ebeveynleriyle problem yaşamaktaydılar. Yani bu 3 genç de benzer sıkıntıları olan ve kuvvetle muhtemel sıçmaya bile birlikte giden mükemmel bir liseli grubuydu.

Üniversite sınavına kadar bu gazla gidecek arkadaşlıkları, şayet üniversite sınavı neticesinde hayat farklı şehirlerde okumaya zorlarsa onları, işte o zaman o çok sağlam sandıkları dostlukları yavaş yavaş yara alacaktı ve yine muhtemelen üniversite sonrası evlilik maceralarıyla birlikte son bulacaktı. Bunu geri dönüp onlara söylesem, bana deli muamelesi yaparlardı kesinlikle.

Tüm bunları düşünürken, ergenlik çağlarındaki yurdum gençlerinin arkadaş ortamında babalarından "adam", annelerinden de "kadın" diye bahsetmekten zevk aldıklarını düşündüm. Sanırım bu bir isyanın ve "bakın işte ben böyle gider yapıyorum hayatıma ve kaderime" demenin başka bir yoluydu.

Arkadaş grubundan biri, ebeveynlerinden bahsederken "adam" ya da "kadın" diye girerse mevzuya bilin ki orada eleştirilecek bir anne ve baba vardır. O gariplerimin tabii hiçbir şeyden haberleri yoktur. Onların derdi geçim sıkıntısı ve evlatlarına daha iyi imkanlar sunabilmektir. Lakin çocuklarının arkadaş ortamlarında dönen muhabbetlerde yerden yere vurulurlar. "Abi, adam saçmalıyor ya" diye yakınılan kişi babadır. "Yahu kadın delirmiş" denen kişi annedir misal.

Neyse tüm bu düşüncelerle birlikte Yoğurtçu Parkı'na yaklaşıyorum. Yeni sezon için hazırlık bab'ında pankart boyama işleri var.O liselilerin öğretmeni olma ihtimalim gözümün önünde canlanıyor bir anda. Bir garip oluyorum ama parkta olan grup arkadaşlarımı görünce, hemen kayboluyor gözümün önünden bu korku gösterisi neyse ki...

Son olarak diyeceksiniz ki, "sen hiç mi eleştirmedin o çağlarda ebeveynlerini?". Elbette sinirlendiğim zamanlar oldu ama hiçbir zaman "adam" ve "kadın" diyerek ebeveynlerimi yerden yere vurarak hava atmaya çalışmadım kimseye. Bizim lise yıllarında da böyle tiplemeler vardı ama sanırım son zamanlarda daha bir arttı bu arkadaşlar. Bu da beni tedirgin etmiyor değil hani.

Perşembe, Haziran 04, 2009

Kadınlar ve Klima

Kadınlar; kışın üşümez, yazın terlemez ama her mevsim erkekleri sinir etmeyi becerirler.. Evet evet, tam anlamıyla böyle demeli..

Cuma, Kasım 07, 2008

Hayat Beni Neden Yoruyorsun?

Facebook'taki sohbet penceresinde adını gördüm. Dur şuna bir selam vereyim. Ne zamandır görüşmüyoruz, bakalım tepkisi ne olacak diye merak ettim. Sadece "selam" yazdım. 5 dakika sonra cevap geldi. Ama o cevap vermeden önce ben kendi kendime küfretmekle meşguldüm. Niye atlamıştım ki yine? Aradan 7 yıl geçmiş. Lise yıllarında kalmış muhabbetiniz. Belki de seni sadece listesi kalabalık görünsün diye ekledi aptal Ortega diyordum ve küfürler ediyordum. "Aaa.. merhaba, naber?" yazarak cevap verdi. Sonuna da gülücük koydu tabii her kız gibi. Daha sonra ben tam bir şeyler yazacakken. "Sen nerden çıktın?" sorusuyla karşılaştım. Bu genel bir soru muydu, yoksa içinde bulunduğumuz anla alakalı mıydı? Çözemedim o anda. Daha sonra demek istediği şeyin feysbuk'un sohbet penceresiyle ilgili olduğunu fark ettim. Daha önce böyle bir şeyin varlığından haberdar değilmiş. İlk defa kullanıyormuş. Nasıl kullanıldığını sordu bana. Karşı cinsin teknoloji konusunda bu kadar aciz olmasını hep garip karşılamışımdır. Kız ardaşlarımdan sadece 1 tanesi bilgisayarda msn kullanmak dışında, başka şeyler de yapabiliyordu. Format atmak, Red Alert oynamak gibi misal..

Gecenin bir vakti uyku tutmadı muhabbetlerimden yaptım yine.. Saçma salak bir edebiyat da olsa, her kız da işe yarıyordu hala. Bir derdim olup olmadığını merak etti hemen. Yavaş yavaş sohbet istediğim kıvama geliyordu. Bir müddet daha konuştuktan sonra lise çağlarımızdan bahsettik. O günleri özlemle yâd ettik hatta. Tam anlamıyla yavşakça bir diyalog geçiyordu aramızda. İkimiz de hem o günleri özlediğimizi söylüyor, hem de artık bizi arayıp sormayan o dönemki arkadaşlarımız hakkında atıp tutuyorduk. Ama esas birbirimizi en son ne zaman görmüştük ve neden 7 yıl boyunca bir telefon dahi etmemiştik birbirimize, bunu hiç bilmiyorduk. Sohbet tam o bölüme gelecekken, araya girip neler yaptığını sordum. Bir bankada çalıştığını söyledi. Şaşırmıştım açıkçası. Çevremdeki hatun kişiler birer birer evlenirken, o kariyer yapmayı tercih etmişti. Daha sonra konu bana gelince, yeni mezun olduğumu, okulu 1 yıl uzattığımı, 5 yıllık bir üniversite hayatı geçirdiğimi ve Aralık ayında askere gideceğimi söyledim.. "Gitme, ortam çok bozuk" dedi ve mesajının sonuna üzüntülü yüz ifadesinden koydu. Bense cevap olarak, "Bu memlekette ortam ne zaman bozuk değildi ki" dedim. Hararetli bir tartışmanın bizi beklediğini düşünmüştüm, ama yanılmışım. "Haklısın" diyerek onayladı beni.. Uykusunun geldiğini ve yatacağını söylediğinde, görüşebilir miyiz bu aralar diye sordum. Ümitsizdim. İşleri yoğundur diye düşündüm ama yine şaşırtmıştı beni ve 2 gün sonra bir öğle arasında görüşebileceğimizi söyledi.

Bahsettiği gün ve saatte çalıştığı bankaya gittim. Öğle arası nedeniyle banka kapısı kapanmıştı. Hava çok sıcaktı. Güneş tam tepeydi. Mecidiyeköy meydanındayım sandım bir an. Daha fazla kavrulmadan içeri girmenin bir yolunu bulmalıyım diye düşündüm. Zira hatun milleti beklemeyi severdi. Güvenlik görevlisi beni görünce, kapıda asılı bulunan çalışma saatleri levhasını gösterdi. Anladım gibilerinden işaret yaptım. Geri döndüm. Ortalıkta gölgelik bir yer yoktu. İşin tersi ağaç da yoktu. Bir aşağı bir yukarı yürüdüm cadde boyunca. Dayanamadım bir kez daha gittim bankanın kapısına doğru. Güvenlikçi bu kez sinirlendi. Ve yine çalışma saatlerinin yazılı olduğu levhayı gösterdi. "Abi, bir dakika bakıcan mı be?" dedim, ama daha sonradan kapını kapalı olduğu ve sesimin içeri gitmeyeceği gerçeğini fark ettim. Sağ işaret parmağımla, "bir dakika" anlamında bir hareket yaptım. Ve onu yanıma çağırdım. Bu esnada telefonumla hatun kişiye çağrı yapmak geldi aklıma, ama olmaz, ayıp olur dedim. Arasam, ağaç olduk burada muhabbeti yapsam, 7 yıl aradan sonra fazla laubali olur diye düşündüm. Güvenlikçi en iyi seçenekti. Adam kapıyı sinirli bir şekilde açtı. "Ne var birader?" dedi. "X hanımla görüşecektim" dedim. "Kardeşim, öğle arası işte.. 1 saat sonra gel" dedi. Kapıyı kapatır gibi oldu. Tekrardan "bi dakika" dedim. O an kafamdan, "Şimdi ben buna X hanımla buluşmam var desem, yanlış anlar mı acaba" diye geçirdim. Uygun kelimeleri seçmeye çalışırken, azğımdan.. "Ee..X hanım..o..biliyor beni. Arkadaşıyım..seslenin gelir hemen" gibi abuk sabuk cümleler çıktı. Pek inanmadığını belli eder bir hareketle, kapıyı kapatıp yukarı çıktı. 20 saniye sonra kızla geri döndü. Kapı açılınca sarıldık birbirimize. O an kızın omzundan güvenlikçiye bakıyordum. Bir an için "koydum mu çocuğu" şeklinde argoda olan bir hareketi yapmak aklımdan geçtiyse de, vazcaydım.. Değmezdi..

Yakınlarda bir mekana gittik. Ben pek aç değildim. İçecekten yana kullandım tercihimi. Zaten mekan anladığım kadarıyla ilginç şeylerin yemek adıyla sipariş edildiği, doymadan kalkacağım yiyeceklerin olduğu menüsüyle, çıkışta kol gibi hesabını geleceği türden bir yere benziyordu. Hatun kişi ise adını anlamadığım isimli bir soslu makarna istedi. Siparişi o kadar rahat verdi ki, sürekli buraya geldiği belliydi. Bi' de bayan garsondan ateş istedi(ateş istemek lafı da çok garip gelir bu arada). Ben hemen atladım, ben de var dedim. Şaşırdı. Sigara içmediğimi sandığını, söyledi. İçmediğimi, sadece çakmak taşıdığımı belirttim. Bu lafımı, "Vay çapkın seni!" diyerek yorumladı. Bir bayanla tanışmada işe yarayacak olası araç gereçlerin başında gelir çakmak. Onu kastetmişti herhalde.

Yemek boyunca o konuştu, ben dinledim. Eskiden de böyle olurdu zaten. Konuştukça, koltukları kabarıyor, adeta karşımda devleşiyordu. Ara sıra lise yıllarında benim ona nazaran daha başarılı olduğumu hatırlatıyor ve şu anki konumunu işaret ederek kişisel şovunu yapıyor gibi geldi bana. Daha sonra, "Yok lan günahını alma kızın. Çok fesatsın" dedim kendi kendime. Sohbetin bi yerinde, "Nasıl gidiyor sinema, edebiyat işleri" diye sordu. "Haa..bi de hala holiganlığa devam mı? İkisini birarada yürütmene hep şaşırmışımdır" diye de ekledi. Şimdi buna 1 saat boyunca holigan olmadığımı sadece tribünde olmaktan zevk aldığımı; aynı zamanda sinema, edebiyatla ilgilenen kişilerin futbolu da sevebileceğini uzun uzun anlatabilirim ama ne gerek var diye düşünerek, sadece tebessüm ettim. Baktım bir cevap bekliyor. "Ee.. herhalde garip olan benim" dedim. "Kadınlar garip adamları sever. Kıymetini bil bunun. Gerçi sen ikizlersin. Aman diyeyim söyleme hatun milletine hemen" diye uyardı beni. Laf yine ikizler burcu olmama gelmişti ama ben bu konu üzerine de konuşmamanın daha uygun olacağına kanaat getirdim. Benimle konuşurken ara sıra diğer masaları kesmesi, beni huylandırmıştı ama soramadım. Laf bir ara aşk hayatıma geldi. O bu kadar rahat sorar da ben durur muyum, ben de sordum. Ama önce kendi şansızlıklarımı anlattım tabii. İkimiz de tabir-i caizse boştaydık. "Hadi beni geçelim de, sen nasıl boştasın? İşin var. Güzelsin. Bütün erkeklerin peşinde olması lazım" dedim. Bir dokun bin ah işit kısmına getirmişim lafı meğerse. Tam eski sevgilisini anlatıyordu ki, birden duraksadı ve ortamın çok gürültülü olduğunu ve yanına otursam daha iyi olacağını söyledi. Oturduğum yerden kalktım, yanına oturdum. Bana hararetli şekilde anlatmaya başladı aşk hayatını, çevresindeki erkekleri vs. Ara sıra saatini kontrol ediyordu. Kalkabileceğimizi söyledim. "Yok daha 15 dakika var" dedi ve anlatmaya devam etti. Daha sonra garson kızdan bir şey isterken, ilerideki masalarda tek başına oturan bir elemanın ikimize garip bir şekilde baktığını fark ettim. Önce ses çıkarmadım. Bana öyle geldi sandım. Sonra birkaç defa daha bakınca, elemanın hala öyle baktığını fark ettim. Artık kızı dinlemiyor, ekseriyetle elemana bakıyordum. Acaba hala bizi kesiyor mu? diye iyice merak eder olmuştum.

Kızın anlattıklarının bittiğini, "Ya işte böyle Ortega'cım..görüyosun işte nelerle uğraşıyorum" demesiyle fark ettim. "Haklısın canım.. İyi düşün ama yine de sen. Kendine zarar vereceğin bir şey yapmanı istemiyorum" dedim yalandan. Tam anlamıyla bir Umut Sarıkaya tiplemesi olan "Meriç" olmuştum adeta.. Şu an o halim aklıma geldikçe, iğreniyorum kendimden. Masadan kalkarken, bana sıkıca sarıldı ve "Çok iyisin ya..Umarım hayatta senin gibi iyilerle karşılaşırsın. Çok daha iyilerini hak ediyorsun. Bir kadının isteyeceği birçok şey sende var; yakışıklısın, sempatiksin, espritüelsin, kültürlüsün, centilmensin, dinlemeyi biliyorsun" dedi. Böyle bir kompliman bombardımanına tutulunca kendime gelemedim birkaç dakika..Sadece "teşekkür ederim" diyebildim utana sıkıla. Yolda yürürken yine bir şeyler anlatıyordu bana. Ama benim aklım "Yahu acaba, ben buna mı yazılsam,?Diğer kızı boşver. Zaten bu beğeniyor lan beni galiba" gibi düşüncelerle doluydu. Ona göreyse, karşısındaki hatun kişiyi dinleyen mükemmel erkektim o esnada.

Çalıştığı bankaya kadar gittim onunla.. Ayrılırken, bir kez daha sarıldı bana ama bu kez daha kısa sürdü. Herhalde iş ortamı olduğu için çekindi diye düşündüm. Merdivenlerden yukarı çıkana kadar onu izledim. Ne yalan söyleyim. Kalçasına takıldı gözüm. Hoştu hakikaten de.. Zaten iş kadınlarına karşı zaafım vardır..Bir an için sevgili olduğumuzu düşündüm. İki dakikada 80 tane hayali kafamda canlandırdım. Sonra güvenlikçiyle gözgöze geldik. Gerçeğe döndüm. "Kolay gelsin abi, hayırlı günler" dedim ve ayrıldım bankadan..

Akşam bir mesaj attım. 10 dakika sonra mesaj attı. Ben hemen bir cevap yazdım o mesajına. Bu kez 15 dakika sonra mesaj attı. En son mesajımda, gittiğimiz mekanda birinin bizi uzun süre izlediğini söyledim, elemanın tipini tarif ettim. Tanıyor musun? diye sordum. Bu kez cevabı 5 dakika sonra geldi. " O benim eski sevgilimdi yaf.. Boshwerr :p" yazmıştı mesajında.. O an şimşek çaktı kafamda. Vay arkadaş! Ne tufaya getirdi hatun bizi. Resmen kullanıldım, diye düşündüm.. 10 dakika düşündüm ne yapmalıyım diye. Arayıp küfretsem, nasılsa bir daha görüşmemiz zor olur fikrindeydim önce. Ama vazcaydım. Nihayetinde en mantıklı şey şu mesajı atmak gibi geldi.. " Nasıl, iyi oynadım mı rolümü?" yazdım ve bu imalı mesajı gönderdim. Arkasından 3 mesaj attı bana. Hiçbirisine cevap yazmadım. Aradı bu kez. Telefonu açmadım. Israrla arıyordu, msn'den çevrimdışı mesaj atıyordu. O an anladım ki, sen kaçtıkça hatunlar kovalıyor arkadaş. Mevzu burada başka da olsa, bu bir gerçek. "Şu an müsat değilim. Sonra konuşalım" yazdım. Yalandı tabii bu. Ertesi gün aramasını bekledim. Aramadı.. Belki benim aramamı bekliyordur dedim. Aradım. Telefonu kapalıydı. Böyle bir hafta geçti. Dün gece telefonuma bir mesaj geldi. "Çok sIkIldIm yawss.. yarın akşam buluşalım mı?" yazmış. Sıkıldım kelimesini, Türkçe karakter sorunundan dolayı "sikildim" yazmaya utanmıştı. Bu hala benimle arasına bir mesafe koyduğunu gösteriyordu. Muhtemelen ya bana yine bir rol verecek yahut geçen yaşadığımız mesaj trafiğiyle ilgili onu yanlış anladığım konusunda beni ikna etmeye çalışacaktı. Her halükarda benim adıma olumlu bir sonuç göremedim. Ona cevap olarak "Geçen pazar günü Anneannem vefat etti. Her akşam diğer akrabalarımızla birikte onun evindeyiz. Taziye için gelenler oluyor. Birkaç gün akşamları çıkmam artık" yazdım. Başsağlığı dilediğini belirten bir mesaj atıp, haftaya görüşürüz. Ok? demiş. "Ok" yazıp gönderecektim, vazgeçtim. Hem millete kızıyorsun hem aynı şeyi yapma dedim. Tamam yazıp, gönderdim..

Bir hafta sonra yine arar mı, bilmiyorum..Ama aramamasını tercih ederim.Yazının sonuna geldim hala bu olayla ilgili bir başlık bulamadım bu arada. İş hanındaki yan komşunun radyosu yüksek sesle açık ve radyoda Serdar Ortaç çalıyor.. Hayat beni neden yoruyorsun? diyor Serdar Ortaç. Herhalde başlık bu olmalı. Bir işaret gibi geldi bana..

Çarşamba, Eylül 24, 2008

Halı Saha Klişeleri


*Maçın henüz başıdır. Takımdan bir oyuncu uzaktan abanır, top dağlara taşlara gider. "Beyler paslı oynuyoruz, bam güm oynamayın" der birisi. 5 dakika sonra az önce topu dağlara taşlara yollayan eleman bu sefer sağlam vurur, top 90'a gider. Az önce paslı oynamamız gerektiğini söyleyen abimiz, gol sevincinde aynen şöyle der, "Aferin...beyler, hep böyle, devam"

* Top sahadaki bir arkadaşın hassas noktasına gelmiştir. Öneriler hazırdır;"Zıpla olm", "Hacı, git işe bir kenara" vb.

* Kaleci olarak sahaya çıkan bazı arkadaşlar ücretin yarısını ödeme konusunda ısrarcı olurlar. Şayet iyi kaleciyse bu kişi, takımın diğer elemanları bu duruma razı olurlar.

* Sabit bir kalecisi olmayan takımda, ekseriyetle takım içi kavgaların çıkması muhtemeldir. "Abi, ne var ileride ya? Gel biraz kaleye geç, bir bok yaptığın yok zaten" şeklinde sitemkar cümleler işitilir.

* Halı saha maçı organize etmek dünyanın en zorlu işlerinden biridir. Mümkünse hiç bulaşmamak gerekir. İnsanların peşinden koşmak, telefonda millete yalvarır moda geçmek, giden kontorler vs. Bunlar gerçekten adamı yiyip bitiren etkenlerdir. Maçı organize edebilmek için bu gibi durumlarda yalan söylenebilir. "Abi sen geldin mi, tamamız. 12 oluyoruz" gibi. Bunu telefon açtığınız herkese söyleyebilirsiniz. Etkili oluyor.

* Rakibin kalecisi iyi çıkınca, hemen "Nerden buldunuz bu kaleciyi? Lisanslı mı?" muhabbetleri yapılır.

* Defansta tek başına kalan ve sürekli rakip ataklarıyla boğuşan eleman en sonunda isyan eder;"Ya a..... koduğumun yerinde herkes forvet. Defansa gelen bir Allah'ın kulu yok. Defansa gelin lannnn!!!"

* Rakip dişli çıktı mı, yapılan fiks yorum:"Abi adamlar her hafta oynuyor. Ezberlemişler birbirlerini"

* İstediği pasları bir türlü alamayan, göbeğiyle birlikte forvet mevkinde konumlanmış, yaşça sahadaki kişilerden oldukça büyük gösteren abimiz bir türlü istediği pasları alamıyordur. En sonunda dayanamaz, adeta patlar:"S.......m atacağın pası.. yarım saatir bağırıyorum kale önünde."

* Topu ayağına aldığı zaman 35 kişiyi çalımlamaya çalışan, her pozisyonda en olmazı, en zor olanı yapmaya çalışan tipler vardır. Bu kişiler Hasan Şaş gibidir. Çalım üstüne çalım atma meraklısıdır, ki bunlar en kıl olduğum halı saha topçusu tiplemelerinde kafadan liste başıdır. Maç biter, yenilginin verdiği sinirle elemanın biri çalım manyağı arkadaş için şu yorumu yapar:"Bir dahaki maç Mehmet'i çağıracaksanız, ben yokum. Pas pas diye yırtınıyoruz ileride, herif görmüyor bizi"

* Defansta çakılı oynayan ikililerden biri takım korner kullanırken, ileri çıkmaya karar ver. Ve yanındaki partnerine, "Abi, sen geride kal" der. Diğeri önce davrandığı için, geride kalmalıdır bu kişi. Biraz erken davransa, o gidebilirdi, ama artık çok geçtir. Bir keresinde böyle bir diyaloga şahit olmamın akabinde, defansta kalan bir abimiz, kornere giden partneri için "Pezevenk sanki Luciano. Her kornerde gol atıyor ya, ondan ileri çıkıyor ibne" demiştir. Yarılmama vesile olmuştur.

* Maç tahmin edilenden daha kötü geçiyordur. takımlardan biri diğerini ezip geçiyordur adeta. Sahadaki oyunculardan biri dayanamaz bu duruma, ve "Abi böyle olmayacak, Ahmet'i size verelim, Vedat bize geçsin" der. Orada anlaşılması gereken şudur;Ahmet iyi oynuyordur, Vedat ise toptan çakmadığı gibi, fasulyeden muamelesi görmektedir. Bu gibi durumlarda Vedat olmak zor olmalı. Böyle bir psikolojiye girmek istemezdim açıkçası.

* Maç bitmiştir. Kazanan takımın oyuncularının rakipleriyle dalga geçme zamanıdır. "Ya siz kesmiyorsunuz artık bizi. Haftaya da böyle oynayacaksınız, hiç gelmeyelim boşuna" şeklinde rakiple alay edilir. Olayı özele indirgeyenler de olabilir. Bacak arası gol yiyen kaleciyle alay edilir. Boş kaleye atmayan kazmanın üstüne gidilir vs.

* Bir sakatlık pozisyonu yaşananır. Rakibine sert giren oyuncular bu gibi pozisyonlarda ikiye ayrılır. Birinci grup rakibinin durumunu soran, yardım etmeye çalışan iyi niyetli insandır. İkinci gruptakiler ise öküz yaradılışlıdır. Bazen bu gibi durumlarda arkalarına dahi bakmazlar. Maç sonrasında o pozisyon tartışıldığında topa müdahale ettiklerini söylerler. Sağlam bir küfürü hak ederler.

* Kimileri bu tip maçları çok ciddiye alır. Maç başlamadan önce bütün takım kalenin önünde toplanır. Herkesin geçeceği pozisyon söylenir. Yine paslı oynanması gerektiği vurgulanır. Ama tecrübeyle sabittir ki, maç başladıktan en fazla 5 dakika sonra oyuncular kafasına göre oynamaya başlar.

*Halı sahada amaç amatörce heyecan yaşamaktır. Bu sebeple ödetmesine ya da iddiasını oynanan maçları hiç sevmem. Ortada bir hediye varsa, maçlar tekme tokat geçer. Kavga gürültü bol olur. Halı saha denen şey eğlence amaçlıdır, ter atmaktır mevzu.Kavga etmeye meyilli olanlar gitsin "dövüş kulübü" açsın.

Not: Yukarıdaki maddeler tamamen kendi gözlemlerim sonucu ortaya çıkmıştır. Her halı sahada yaşanması muhtemeldir. Ekşi sözlük yahut başka bir kaynaktan araklama değildir. İzin gösterme zorunluluğu olmaksızın her yerde yayınlanabilir..

Salı, Eylül 23, 2008

Astroloji, Burç, Fal vs.

Okul hayatım %90 ve üstü bir oranla sınıfın hakimiyetini ele geçiren hatun kişilerin bol olduğu sınıflarda geçti Neyse ki, mahalle diye bir kavram var, ve tabii ki tribünler...Bana ara sıra futbol konuşacak adam lazım. Hatunu bol ortam iyidir, hoştur da.. çoğu zaman boştur.

Hayatım boyunca anlayamayacağım şeylerden biridir hatun kişilerin burç, fal, astroloji takınıtısı. Üniversitede 1.sınıfta olduğum dönemler. Okulun ilk günleri. Yemekhanedeyim. Doğal olarak ekseriyetle tek başıma oturuyorum o zamanlar. Sınıftan sadece adını bildiğim bir kız geldi.Karşıma oturdu. Muhabet ettik falan. Hatun kişi burç manyağıymış. Sohbetin bir yerini burçlara bağladı, ve dakikalarca konuştu. Yükselenimi sordu? O güne kadar bihaber olduğum bir şeydi. Doğum tarihimi, saatini falan sordu yanlış hatırlamıyorsam. Daha sonra "ben akşam bakarım, yarın sana söylerim" dedi. Dalga geçiyor sandım. Gidip evde araştırma mı yapacaktı ki? Neyse ertesi sabah sınıfa girdim. Biri hoplaya zıplaya yanıma geliyor. Tam günaydın demeyi niyetlenmiştim ki, "senin yükselinin yay" dedi. Ne yükselini ne yayı sabaha sabah, diyemedim tabii. Güzel hatundu. Terslemek olmazdı (yazar burada az şerrefsiz olmadığını vurguluyor çaktırmadan). Bu arada ikizler burcu olduğumu söylediğimde, "bence sen hiçbir kıza ikizler burcu olduğunu söyleme" dedi bana. Sonra sanki karşısında düşmanı varmışcasına, ikizler burcu erkeğinin özelliklerini sıraladı. Kendimdem tiksindim o dakikalarda.. Sonraları o kızla çok samimi olduk. Ders çıkışlarında onu istasyona kadar götürüyordum. Aslında götürmek istemiyordum ama yalvarıyordu. Sokakların durumundan bahsediyor, Anadolu çocuğu duruşumdan faydalanmak istiyordu. Hatun kişi güzel olunca da, haliyle yardımsever Türk erkeği moduna girmiştim. Zaten İzmit'te vakit geçirmektense, Kadıköy'e gitme fikri her zaman daha cazipti (yazar burada kimi zaman hatun kişiyle birlikte trene bindiğini söylüyor) O kız 3.sınıfta okulu bıraktı. Nedenini bilmiyoruz. Geçen sene Moda'da gördüm, yanında 2 kız daha vardı. benimse yanımda bir kız arkadaş vardı. Bu sebeple karşısına çıkıp, nerelerdesin sen diyemedim..Bir daha görür müyüm bilmem?

Finallere 1 hafta vardı. Derslere gidip gelen ama pek not alamayan bir öğrenciydim. Sınıftan aynı evde kalan 2 kız vardı. Daha çok samimi olduğum kızı aradım, dışarıda olduğunu, yarım saat sonra evlerine gidersem, ders notlarını ondan alabileceğimi söyledi. Yarım saat sonra evlerine gittim. Kapıyı açan kişi notlarını alacağım kız değil, onun ev arkadaşıydı. O da bizim sınıftandı ama sadece selamlaştığım biriydi o döneme kadar. Beni içeri buyur etti. Girmek istemiyor gibi davrandım, ama yalandı bu hareketim. Zira hava sıcacktı ve dışarıda keriz gibi dolaşmaya niyetim yoktu. İçeri girdim. Bir baktım hatun kişi şortla dolanıyor ortalıkta. Gerçi şort demeye bin şahit lazım. 80'li yıllardaki futbolcular gibiydi diyeyim siz anlayın. Temizlik yaptığını, odaya geçmemi söyledi. Herhalde üzerine daha düzgün bir şeyler giyecek diye düşündüm. Yanılmıştım. Sadece kolsuz kıyafetin yerine, bol bir tişröt giyip odaya geldi. Notları almak için geldiğimi, ev arkadaşının bana telefonda söylediklerini anlattım ona. Bana bir kahve yapabileceğini söyledi. Sevmesem de, ayıp olur şimdi reddetmek düşüncesiyle "olur" dedim. Gitti, kahve yaptı geldi. Sınıftan, sağdan soldan, ilişkilerimizden bahsettik. Sevgilisinden yeni ayrıldığını öğrendim orada. Bense çok süper gitmese de, bir ilişkim olduğunu söyledim sadece. Kahvemi bitirdim. Fal bakabileceğini söyledi.Anlamam, etmem, inanmam şeklinde dirensem de..kaçarı yoktu. Zaten notları alacağım kız arkadaş hala eve gelmemişti. Falıma bakmaya başladı. Aklımda kalan 10 madde var. Ve inanılmaz bir şekilde bunların 10'u da gerçekleşti. O dönemler ilişkim olan hatunla nasıl ayrılacağımı bildi, denizlerde olan bir akrabamın yakın zamanda beni ziyaret edeceğini söyledi (içimden hassiktir demiştim buna..uzakdoğu'daydı çünkü halamın oğlu.kendisi denizciydi) .1 hafta sonra İzmit'e geldi. Fıtık ameliyatı olacağını için gemiden ayrılmıştı. O gün söylediklerine inanmamıştım, ama sonradan her birinin gerçekleşmesi garip geldi. Beni yakından tanıyan biri değildi. Bu bakımdan şaşırtıcı geldi bana... Öte yandan hatun kişiyle o gün aramızda olan biteni merak eden varsa, ki muhtemelen vardır, size onları burada anlatacak değilim. Şaka lan şaka..Benim sevgilim vardı o dönemler.Kendisini aldatacak değildim ya? Hem zaten o dönem hayatımda ciddi manada aşık olduğumu düşündüğüm tek kişiydi o. Sonra n'oldu? Ayrıldık tabii..Aynı durum şimdi olsa ne mi olur? Buna cevap vermeyeyim..Ha bi de, notları alacağım hatun o gün akşama kadar eve gelmemiş. Bense işimi halledip, onun dönmesini beklemeden notları fotokopicide çoğalttırıp eve dönmüştüm. Yarım saat sonra geleceğim deyip, akşama kadar gelmemek..bu da hatun kişilere özgü bir şeydir işte.

Tribün Dergi forumlarında bir konu açmışlar. Doğum gününüze ait çok ilginç veriler yazıyor. Merak edip tıkladım, ve beni daha sonra şu sayfaya yönlendirdi. Doğduğum günü girdim oraya. Ve karşıma çıkan sonuç yine şaşırttı beni. Forumdaki konuya da aşağıdakini yazdım işte.

Ulan ulan.. adamlar her şeyi yazmış. Resmen beni anlatmış. Feci kıllandım şimdi. Bizi takip eden birileri mi var? lan lan..yoksa hayatım Truman Şov mu?

Ya ben inanmam bu tarz şeylere ama benim için yazılan şu cümlelere bakıyorum..çok uyuyor..da..nasıl oluyor? Ben sadece o tarihte doğduğum için mi yaşıyorum bu gerçeği? Çözemedim..

"Hossohbet ve eglencelisiniz. Bu özellikleriniz de kolay arkadas edinmenizi sagliyor. Pek cok insan sizi seviyor ama sizi gercekten anlayan cok az insan oluyor.Bunun sebebi karmakarisik ruhunuzun derinliklerine inebilmeyi cok az kisinin basarabilmesi. Ugrastiginiz size zevk veren konulardan cabuk bikiyorsunuz.Olaylari genelde oldugu gibi kabulleniyorsunuz.Yani fazla dert edinmiyorsunuz. Zaten mucadele etmekten de hoslanmiyor cabuk pes ediyorsunuz. Kivrak zekaya sahip oldugunuzdan baskalarini acimasizca elestirmek ten kacinmiyorsunuz. Sozcukleri kullanmadaki yeteneginiz iyi bir elestirmen,yazar,konusmaci, ya da sunucu olmanizi saglayabilir. Sevgisiz yasamayan bir insansiniz. Bu yuzden sizi seven ve anlayan biriyle birlikte olmadikca mutlu olmaniz mumkun degil.."

***

dip not: En sevdiğim sayı 8'dir. Bunun sebeplerinden biri Rıdvan'dır. Bundan bahsetmiştim daha önce. Demek ki esas sebi Rıdvan değilmiş, doğum tarihimle alakalıymış.İlginç..

Pazar, Eylül 21, 2008

Kılavuzu karga olanın

Aşağıdaki yazı 20.09.2008 tarihinde Dahke.zine'de yayımlanmıştır..(resmi girişi beceremedim.normale dönelim.bu yazıyı çok eskiden yazmıştım, dahke vesilesiyle gündeme tekrar geldi..dahke'yi takip etmeye devam bu arada- punk is not dead)

***
Ademoğlu yaşadıkça tecrübe kazanmış ve bu deneyimleri cümle içerisinde kullanma kabiliyetine sahip kişilerce gelecek nesillere aktarmıştır. Kimi yaşam, kimi ölüm, kimisi ise canlılarla ilgili birçok hoş ve ders verici sözler...

Peki her atasözü doğrudur,hemen kabullenmeliyiz diye bir yargı olmalı mı? Bence hayır. Misal "Kılavuzu karga olanın burnu boktan çıkmaz" derler. Şimdi bu söz nasıl ortaya çıkmış bilmiyorum ama bildiğim bi şey varsa, o da çok doğru olmadığı. Açıklayayım niye böyle düşündüğümü. Malumunuz yeryüzünün ilk cinayet davasının aktörleri Habil ve Kabil kardeşlerdir. Bir dişi için birbirine giren bu iki insanın kavgaları, Kabil'in kardeşi Habil'i öldürmesiyle son bulur. Ama sonuçlanmamış bir durum vardır. Kabil kardeşinin ölü bedenini ne yapacağını bilemez. Düşünür, düşünür, aklına bir şey gelmez. Sonra bir bakar, karganın biri, ölü olan bir başka kargayı toprağa gömüyor. Ahanda ben de böyle yapayım der ve ceseti layık olduğu yere gönderir. Şimdi sorarım, bu olayda karganın kılavuzluğu olmasaydı Kabil ne yapardı ya da kargayı örnek aldı da kötü mü oldu ? Geçeyim ikinci örneğime, bir dergide okumuştum. Trafiğin kalabalık olduğu güzergahlarda, özellikle trafik ışıklarının bulunduğu bölümlere mevzilenirmiş bu kargalar. Ağızlarındaki cevizleri trafik seri bir şekilde akarken yola bırakırlarmış, daha sonra kırmızı ışığın yanmasından istifade edip, yerde biraz önce üzerlerinden geçen arabalar sayesinde kabukları kırılmış olan cevizleri bir güzel midelerine indirirlermiş. Bu derece zeki bir hayvanı, biz nasıl olur da senin kılavuzluğun boktan kardeşim diye yargısız infaz ederiz. Bilmeyenler için söyleyelim, alet kullanma becerisi maymunlardan daha gelişmiş olan karga hayvanı (Veteriner hekim Niyazi Gül konuşuyor, dikkatle dinleyelim) ayrıca sosyal yapı bakımından insan topluluğuna da çok benzer. Hatta derler ki, kuş türleri arasında en akıllı olanıdır.

Özetle, sadece kötü bir gırtlağa sahip diye bir hayvan bu denli eleştirilmeyi hak etmiyor. Bundan sonra yolda yürürken kafamıza pisleyen ya da sabahın köründe ötüşüyle bizleri o tatlı uykumuzdan uyandıran bu hayvana hemen öyle küfüre basmayalım. Aralarında 150 yıl yaşayanları var. Belki sizin küfür ettiğiniz karga, Cumhuriyetin kuruluşunu hatta Kurtuluş Savaşını görmüştür. Ayrıca Jean de la Fontaine'in tilki ve karga hikayesine de sadece gülüp geçelim. Ancak fabl'larda olur böyle şeyler diye .

Not: 1994 tarihli Alex Proyas yapımı "The Crow" filmi de güzeldir, tavsiye edilir.

not: Düzeltme için karakalem'e teşekkürler..

Cumartesi, Eylül 13, 2008

O Hikayedeki Mal Bendim #2:Bu Bölüm Sizde Kalacak

2002 yılı sadece Dünya Kupasında üçüncü olduğumuzdan değil, aynı zamanda ÖSS'ye girdiğim için ekstradan önemli bir yıldı benim için. O dönemlerde sınava girenler gayet iyi resmedebilirler bu yazıyı zihinlerinde. Daha sonra ÖSS formatı çok değişti. Anlattıklarım bu yüzden hava civa gelebilir bir kısmınıza.Bunu da baştan söyleyeyim.

Yabancı dil bölümü öğrencisiydim. Önce ÖSS, daha sonra da YDS'ye giriyorsunuz, format böyle. Gerçi bu sanırım hala böyle. ÖSS'ye bir üniversite binasında girecektim. Evimize uzaklığı arabayla yarım saat kadar. Saat 8.30 itibariyle oradaydık. Babam ve kardeşim gelmişti benimle. Zaten peder beyin gelmesi gerekirdi. Arabayı kim kullanacaktı? Ortalık ana-baba günüydü (neden böyle derler ki?). Bizimkiler beni sınava gireceğimiz binanın önüne getirip, kayboldular. Daha doğrusu ben öyle istedim. Yalnız kalmak, rahatlamak istiyordum.Zaten o gün yanlış hatırlamıyorsam, tv'de bir maç yayını vardı. Bizimkilere kantine gidip, beni orada beklemelerini. Hem orada maç izleyip vakit öldürebileceklerini söylemiştim.

Saat 9 olmuştu, Adayları teker teker içeri alıyorlardı. Önümde 50'ye yakın kişi vardı. Rutin kontroller yapılmaktaydı. Tam o esnada elemanın birinde bende olmayan bir belge gördüm. Daha doğrusu küçük bir kağıttı bu. Dikkatli baktığımda bunun ÖSS başvuru formunda yer alan "Bu bölüm sizde kalacak" yazılı kağıt olduğunu anladım. Elemana yaklaşıp "Hocam, şu kağıdı getirmemiz gerekiyor muydu?" diye sordum. Eleman "Bilmem. Ben getirdim" dedi. Net bir cevap alamamak gıcık etti beni. Döndüm bir başkasına sordum. İşin garip yanı o da getirmişti bu kağıdı, ama getirmek zorunda mıydık, onu bilmiyordu. Aynı diyalogu 3 kişiyle daha yaşadım. O an orada ölmek istediğimi hatırlıyorum. Ne yapacaktım şimdi? Eve dönüp, tekrardan sınava gireceğim yere gelmem imkansızdı. Aradaki mesafe sadece gidiş için 30 dakikaydı, bunu bir de dönüşü vardı. Sınava giremeyecektim yani..Her tarafta insan vardı, gürültülü bir ortam ama hani filmlerde olur ya, gürültüyü işitmezsin, görüntü sadece sana odaklanır, kamera senin bakış açınla yaklaşır olaya. İşte aynen öyle gördüm çevremdekileri. İnsanın tansiyonu düşünce de muhtemelen böyle oluyordur diye düşünüyorum şu an. Orada düşüp bayılmamaıştım ama daha beterini yaşamıştım, o gün için öyle hissetmiştim ya da... Peder bey üniversite mezunu olduğu için ve o an için bu sorumunu cevabını bana en kestirmeden verecek kişi olduğu için gözlerim onu aradı. Heyecandan onları kantine yolladığımı unutmuştum. Yanımızda telefon da yok tabii, haliyle stresim katlandı oracıkta.Tam 10 dakika salak gibi dolaştım, bir aşağıya bir yukarıya. Daha sonra kantinde oldukları aklıma geldi. Heyecanla gittim yanlarına.Babama 3. soruşumda anlayabilmişti neyi sorduğumu. Çünkü ilk 2 denememde saçma sapan bir şeyler gevelemiştim ağzımda. Önce su içip rahatlamamı istedi, daha sonra o kağıdın sınava girişte gerekli olmadığını, yanımda olan sınava giriş kartının ve kimliğimin yeterli olacağını anlattı. O an nasıl rahatladım anlatamam..

Daha sonra hemen sınava gireceğim binaya döndüm. İçeri girdim ve sınavım çok iyi geçmedi doğal olarak.Bütün enerjimi o 10dk'lık bölümde harcamıştım zira. Bir de dilciyseniz, ÖSS'de ne yaptığınız çok önemlidir. Ben 2. yılında kazananlardanım. Bunda da ÖSS'ye 2. girişimde Türkçe'de yaptığım 1 yanlış çok önemli olmuştu. İlk girişimde rezil bir puan almıştım. Gerçi o puanla bile Osmangazi ve ona yakın puandaki okullarda okuyabilecek puanı almıştım ama yüksekten uçuyorduk o dönemler. Tercih yapmadım bu yüzden.

Neyse efendim, velhasıl kelam. Kendi kendime yenilmiştim o gün. Gereksiz yere yaptığım stres ve heyecan bana 1 yıla mal olmuştu. İyi mi oldu, kötü mü oldu, onu bilemem.Ama yaşanması gerekiyormuş, ve yaşanmış diyorum artık.

Şimdi geriye dönüp bakınca diyorum ki:
Evet, o hikayedeki mal bendim.

Pazar, Eylül 07, 2008

Nefret {Mim}

Voodoo Girl paslamış bu seferki mim hadisesini. Daha önce defalarca mimlenmiş biri olarak tedirgin olmuyor değilim arkadaş. Mim nedir, mimlenmek nedir? bilmiyorum, sebebi de budur. Açıkça söyleyeyim bunu. Sadece mimleyen arkadaşların yazdıklarına bakıp, "ha.. demek böyle bir şey yazacakmışım" diyerekten bir şeyler karalıyorum. Olay hakkında bilgisi olan varsa ve bunu benim gibi mimlenme hadisesindn bihaber kişilerle paylaşmıyorsa, çok üzülürüm bak..

***

Yazı yazarken rahatsız edilmek: Aslında insan bir şey okurken de rahatsız edilmekten hoşlanmayabilir ama bende durum daha çok yazı ağırlıklı. Misal şu blog hadisesiyle alakalı konuşayım. Birçok ortamda yazı yazdım bugüne kadar. Kimi zaman okuldaki kütüphanede, kimi zaman arkadaşlarımın evinde..Hatta bir keresinde, bir alışveriş merkezinde yazı yazmıştım bloga (şu an hangi yazı olduğunu hatırlamıyorum). Diyeceğim odur ki, bazen olur olmadık anlarda ve yerlerde yazı yazma moduna girip bir şeyler karalayasım geliyor. işte bu dakikalarda rahatsız edilmekten hoşlanmıyorum, nefret ediyorum hatta. Bazı dostlarım "Olm, ne yazıyorsun sen? Bir dakka ben de bakacağım" şeklinde tepemde dikiliyorlar. Bu gibi durumlarda çok inatçıyımdır. Başımdan gitmelerini beklerim. Konsantre olmuşum orada, seninle yazımın üzerine laklak edip ilham perilerimin ortamdan kaçmasını istemem. Hala okumak konusunda ısrarcılarsa, yazıyı oracıkta keydedip daha sonra devam etmek üzere saklarım. Bu konuda çok sert kurallarım vardır, Türkan Şoray gibi olurum bazen...

Şimdi arkasından konuşmak gibi olacak ama:İkili ya da çoklu sohbet ortamlarında duymak istemediğim cümlelerin başında gelir. Konuşmacının burada kullandığı cümle o kadar samimiyetsizce söylenmiştir ki, bazı zamanlarda bu cümleyi işitiğimde karşımdakine kafa göz dalasım gelir. Burada bu arkadaşların yalandan takındıkları samimyete dikkat etmek gerek "Ya şimdi arkasından konuşmak gibi olacak ama" derken, zaten bahsi geçen kişin arkasından konuşulmuş oluyor, bu bir. İkincisi sohbet edilen kişi ya da kişilere şirin görünme çabasında bulunuluyor. Bakınız aslında ben dedikoduyu, gıybeti sevmem, arkadan konuşmakla hiç işim olmaz şeklinde girizgah hazırlanıyor. Sohbete katılan kişilerin tepki vermesinin önü kesilmeye çabalanıyor bu giriş cümlesiyle.

Hepiniz aynısınız: Bu cümleyi hayatın her anında duyuyorum ve gıcık oluyorum. Nefret ettiğimiz mevzular üzerine yazmam gerekiyor sanırım ama aklıma gelmişken duymaktan nefret ettiğim cümleleri sıraladım. Bana bu imtiyazı tanıyınız. Neyse, mevzumuza dönelim. Bu cümleyi bazen karşı cinsten duyuyorum. Sevgilisine ya da sevgili potansiyeli olan kişiye kızmış, gelmiş bana dert yanıyor bu hususta ve araya şu lafı sıkıştırıyor, "Hepiniz aynısınız". Yahu madem hepimiz aynıyız? Neden gelip bana dert yanıyorsun? Ağlama duvarı mıyım ben? Ayrıca hepimiz nasıl aynı olabiliriz, iyi düşünün bakalım, bu mümkün müdür? Bu gıcık edici cümleyi futbol muhabbetlerinde de duyabiliriz. Aslında tartışmanın mümkün olmadığı kişilerle futbol üzerine pek konuşmam ama bazen öyle saçma şeyler konuşuluyor ki, insan dayanamıyor ve dalıyor muhabbete. O esnada karşımdaki vatandaş şöyle diyor, "Yahu Fenerbahçeli değil misiniz? Hepiniz aynısınız". Burada demek istediği şu "Sen de antudaki saçmalayan tayfadansın". Bu da saçma bir kere. Ben senin saçmalıkların üzerinde bir genelleme yaparak, "Yahu X takımlı değil misin? Alayınız aynısınız" diyebilir miyim? Diyemem..Dememem gerekir. Aklı başında adam böyle bir cümle kurmaz zaten..

Arkadaş olarak görme mevzusu: Aslında bu lafı hayatımda sadece bir kere işittim ama genel olrak nefret ettiğim laflardan biri olduğu için yazıyorum. Gelin bu cümledeki saçmalığı hep birlikte inceleyelim. Er kişi gidiyor, hoşlandığı hatun kişiye bu durumu açıklıyor. Daha sonra da olumlu ya da olumsuz bir cevap bekliyor. Karşı taraftan gelen yanıt ise şöyle oluyor, "Ya Kemalcim, ben seni arkadaşım olarak görüyorum". İşte bir erkeğin, hoşlandığı hatun kişiden duymak istemeyeceği ilk şey budur ve nedense hatun kişiler ısrarla bunu söylerler. Halbuki bilmiyor ki, olumsuz bir cevap verecekse ve bunu açıkça ifade ederse, karşısındakine daha az hasar verir. Muhtemelen hatun kişi, karşısındaki üzmek istemiyor ama farkında değil, esas bu saçma laf adamı orada iptal ediyor. Arkadaş olarak görmek nedir yahu? Adam seni öyle görmüyor işte, onun için gelmiş yanına, seni sevdiğini söylemiş. Sen çıkıyorsun, ve oracıkta "Ben seni arkadaş olarak görüyorum" diyorsun. Nedir bundan sonra ondan beklentin? Gerçekten de arkadaş olarak devam edebileceğinizi düşünüyor musun? İstisnalar vardır belki de ama bence bu söz çok gıcık edici. Bana ya da başka birisine söylenmesinin farkı yok. Nefret ediyorum.

Tribüncü adamın çapulcu sanılması mevzusu: Öncelikle tribüncü nedir, ne değildir? diyecek olursanız derim ki, tribün peşinde koşmaktan haz alan ve bunun karşılığında hiçbir çıkar sağlamayan kişilerdir. Dönelim mevzuya. Bu yaklaşım en çok nefret ettiğim durumlardan biridir. Ben maçları genellikle Telsim tribününde seyrederim. Gerek tribünde tanıştığım kişiler gerekse de gerçek hayattan ya da sanal alem vasıtasıyla tanıştığım diğer tribünden olan arkadaşlara bakıyorum ve diyorum ki, bu genelleme hayatımda duyduğum en saçma şeylerden biri. Bu kişiler arasında üst düzey şirketlerde çalışanlar var (oldukça iyi pozisyonlarda olan kişiler bunlar), Türkiye'nin en önemli üniversitelerinde okumuş yahut okumakta olanları var, birkaç lisana hakim olanları var, siyaset-edebiyat-sinema ve gündelik hayata dair çok önemli tespitleri olanları var, ekonomik anlamda rahat kişiler var..var oğlu var yani özetle. Sırf bu kişiler 90 dakika takımlarına destek adına tezahürat yapıyor diye, yağmur çamur demeden deplasman kovalayıp, o rezil durumdaki deplasman tribünlerinde takımlarına destek veriyorlar diye bu adamlara "çapulcu" demek makul bir şey midir? Sorarım size ey dostlar! Bunun bir genelleme olduğunun ve tribündeki bazı boş beleş kişileri görerek söylendiğinin farkındayım ama neden genele bakılmadan saçma bir genelleme yapılır ki?

***

Tam olarak anlamadığım mim hadiselerinden birini daha atlattığım için mutluyum. Mimleyene tekrardan teşekkür ederken, yine hiç anlamadığım halde birilerini kendi blogundan mimlemesi için işaret etmem gerekiyor sanırım. Seçtiğim kişileri açıklıyorum; uzun süredir piyasada görünmeyen Pudra kişisi, taze nişanlı Taylanov efendi ve mein freund Sharbone diyorum..

Pazar, Ağustos 31, 2008

O Hikayedeki Mal Bendim:Kırmızı Kalem

Süpersonik bir insan değilim. Dahi ve de kusursuz olduğumu düşünen varsa, kendisine tavsiyem bir an evvel bu blogu okumayı bırakmasıdır. Peygamber değiliz, hatası bol bir kuluz aksine.

Futbol dışı yazılara biraz daha fazla yer verme kararı aldım. 2 gün sonra vazgeçebilirim belki bundan. Blogu eskiden beri takip edenler bilir, Burger King gibi mekanlara ekseriyetle işemek için giriyorum yazmıştım bir ara. Vatandaşın biri de seni gibi parasız pulsuz adam, ancak oraya işemeye girebilir yazmıştı. Bu tarz saçma yorumlardan dolayı ara vermiştim futbol dışı yazmaya, ama yanlış bir karardı sanırım..Asıl futbol yazarken, daha saçma yorumlar geliyor..

Neyse yeni bir bölüm başlatma niyetindeyim.. An itibariyle 24 olan şu yaşıma dek başıma gelen komik, saçma ve de rezil olayları yazasım geldi..İlk hikayemizle başlayalım..devamını da getiririz inşallah..

***


Kırmızı Kalem

İlkokulu başarıyla tamamlamış, yepyeni bir ortaokulda eğitimime devam ediyordum. O vakitler ilkokul ayrı, ortaokul ayrıydı. Eğitim 8 yıla yayılmamıştı. İyi miydi, kötü müydü tartışmasına girmeye gerek yok.

İlkokulda başarılı bir öğrenciydim. Gerçi hangi birimiz başarısızdır ki? İnsanın hayatında en başarılı olduğu dönemler olsa gerek. Her dönem takdir alıyosun, ders notları hep 5 falan. Yine de o zaman hakkaten başarılıydım. Millet beden dersindeyken, ben Anadolu ve Fen Liselerine hazırlık sınavı için işkenceye tabi tutulan 4 şansız kişiden biriydim.

Neyse efenim, ilkokul bitti, ortaokul başladı.. Hiç unutmam ilk sınavımız matematik dersindendi. Hayatım boyunca sevmediğim, sadece yüksek not almak için çalıştığım bir derstir. İlk sınavımızı bu dersten olduk. Sonuçları ise bir sonraki derste hocamız bütün sınıfa duyurmuştu.. Sıra bana geldiğinde 65 aldığımı söyledi. İlk bakışta makul bir not gibi gelebilir size ama ben "noluyoruz yahu?" şeklinde karşılamıştım bu olayı iki sebeple..Birincisi daha yüksek bir not alacağımı bekliyordum, sınavım iyi geçmişti..İkincisi ise hayatı boyunca yüksek notlar alıp pohpohlanan bir öğrenciydim. Nasıl olur da 65 almıştım ben?

Şöyle bi 5dk. kendime gelemedim. Öğretmen tam derse geçmek üzereyken, parmak kaldırdım, konuşmak için izin istedim. Daha yüksek bir not almayı beklediğimi anlattım kendisine. Sınav kağıtları yanımda değil, dedi. Bir sonraki ders yanında getireceğini ve o zaman kağıdıma bakabileceğimi söyledi.

Neyse, dediği gibi bir sonraki ders sınav kağıtlarını getirdi. Daha sonra bütün sınıfın önünde sınav kağıdımı incelemeye başladı. O esnada birden bakışları değişti ve "Oğlum evladım, bu ne şimdi? Kağıdın yarısına kadar okuyabildim. Neden kağıdın diğer yarısını kırmızı kalemle yazdın? Hiçbir şey okunmuyor" dedi. Anlayacağınız sınav kağıdının yarısında kırmızı kalem kullanmıştım. "Oha! Kerize bak" diye bana yüklenmeden önce, hikayeyi biraz daha açayım sevgili okur..

O matematik sınavında sınıftaki bir arkadaş, "Öğretmenim, kırmızı kalem kullanabilir miyiz?" diye sormuştu. Öğretmen de onaylamıştı bu durumu. Tabii ki kırmızı kalemi başlıklar için kullanabileceğimizi söylemişti. Lakin malumunuz ben süpersonik bir insan olduğum için, kağıdın her yerinde kırmızı kalem kullanabiliriz şeklinde yorumlamıştım bu durumu. Sınav esnasında kalemimin ucu kırılmıştı, yanımda çinti olmadığı için ucunu açamamıştım (Bizim oralarda kalemtraş yerine "çinti" derler..neden derler bilmem ama). Yine çok akıllı bir çocuğum ya sözde, kimseden kalemtraş istemek ya da yedek kalem almak aklıma gelmemişti. En saf halimle, "olm, nasıl olsa kırmızı kalem kullanabiliyormuşuz. Onunla yazayım bari" diye devam etmiştim sınava.

Velhasıl kelam..Öğretmen bu hareketimden dolayı bana çok kızdı. İlk defa böyle bir olayla karşılaştığını söyledi. Kağıdı okuyabildiği kadarıyla notumu verdiğini ve bu duruma dua etmem gerektiğini söyledi.

Gördüğünüz üzere, o sınav kağıdının yarısında kırmızı kalem kullanan bendim..
O hikayedeki mal bendim..

Pazar, Haziran 22, 2008

Bu Şehir Girdap Gülüm

Entellektüel olduklarını iddia eden insanlar topluluğuyla bir masa etrafında buluşmuşuz. Mevzu "Atatürk'ü sevmiyorum, Humeyni'yi seviyorum" diyen hatun kişiyle ilgili. Hürriyet gazetesinin "Atatürk'ü sevmiyorum diyen kadın kim?" haberine takmış durumdayız. Vakit gazetesinin benzer başlıklar kullanarak yaptığı hedef göstermeyle aynı olup olmadığını, basının ikiyüzlü olup olmadığını tartışıyoruz özetle. Ben daha çok içime siniyorum ama tartışmak istemiyorum bu konuyu. Gözlem yapmakla meşgulüm. Mevzu ve mekandaki kişiler entellektüel diye, çalan parçalar da o tarz entellikte olacak değil ya (bkz.entel şarkılar), bir anda Gürkan Uygun 'un seslendirdiği "Bu şehir girdap gülüm" şarkısı çalmaya başlıyor. Masadakilerin ilgisini çekiyor. Kim söylüyor bu şarkıyı diye merak ediyorlar. Biraz bekliyorum ve daha sonra başımda gelecekleri bildiğim halde "Gürkan Uygun" diyorum..Nerden biliyorsun? şeklindeki müteakip sualle başbaşa kalıyorum. Söylesem bir dert, söylemesem bir dert. Neyse diyorum, Kurtlar Vadisi dizisinden biliyorum. Hemen simalar ekşiyor, masadakiler birden burun kıvırıyor..O ana kadar fark edilmeyen ben, birden masanın denge elemanı oluyorum. Bütün muhabbet benim etrafımda dönüyor. Önce "faşist" ilan ediliyorum, daha sonra sokaklardaki tüm suçların faili..Ulan ben neymişim meğerse, diyorum kendime. Orada kendini savunsan ne yazar? Bırak hıncını alsın millet düşüncesiyle cevap vermemeye özen gösteriyorum ilk başlarda. "Kahramanın kim? Hitler mi, Polat Alemdar mı?" diyor bir başkası.. Cevaben Hitler'in Psikopatolojisi kitabından sevdiğim bir bölümü aklımda kaldığınca söylüyorum. Haliyle bu alıntıyı nereden yaptığım soruluyor. Ve o esnada Yahudi soykırımdan da sorumlu olduğumu öğreniyorum..

Neyse lafı daha fazla uzatmayayım.Yukarıda aktardığım geçenlerde İstikal'deki bir kafede yaşanmıştır..Az önce bir web sitesinde yukarıda bahsi geçen şarkıyı bir klip yaptıklarını gördüm. Daha doğrusu diziden kesip atmışlar videoyu. Hem videoyu bloga atayım, hem de aradan bu anımı da çıkartayım istedim..

Şarkı öyle ya da böyle hoşuma gidiyor. Kurtlar Vadisi dizisini de mümkün mertebe izlemeye çalışıyorum. İsteyen ucuz milliyetçi desin, isteyen faşist..Açıkçası artık bunlar pek umrumda değil. Sadece sormak isterim, insanları fişlemek için bu denli telaşa ne lüzum vardır?

dip not: biliyorum benden hoşlanıyordun kızıl saçlı kız, ama her şeyi bok ettim..öyle değil mi?


Memati - Bu Å�ehir Girdap Gülüm Remix Yeni Bölüm
Uploaded by felekman

bu şehir girdap gülüm
girdap da mehtap gülüm
feleğin bir suyu var
su değil kezzap gülüm

yiğidin harcı zulüm
yiğidin borcu ölüm
feleğe dayandım gülüm
öldüm de uyandım gülüm
öldüm de gülüm..

Perşembe, Haziran 05, 2008

Teşekkürler

Her zaman derim şu blog işinde teşekkür etmem gereken iki kişi varsa; biri Aceto'dur, diğeri de Cambelboy.. Cambelboy'dan görerek blog hesabı açmıştım. Bülent abi'den (Aceto) ilham alarak da futbol yazmaya başladım.

Ondan öğrendik rakibe sallamadan, küfür etmeden yazabilmeyi..Detaylı bilmediğimiz konular hakkında iyice bir araştırarak yazmayı..o bilgi birikimine rağmen, sürekli yeni bir şeyler öğrendiğini söylerdi hep. Bu bağlamda tevazusuna hayran olduk...

Daha önce başka yerlere yazsam da, bu bloga karalamaya başladığım tarih Ekim 2006'dır, bunu buradan defalarca belirtmişimdir..2006'nın Aralık ayında da Aceto blog çıktı ortaya. Biraz tesadüf, biraz da futbolla ilgili arama manyaklığım sonucunda bulmuştum Aceto Balsamico blogunu..Belki de ilk okumaya başlayanlardanım diye hava atabilirim misal. Mehmet Demirkol tanıtana kadar, yahut ekşi sözlüktekiler farkına varana kadar biz çoktan sevdalısı olmuştuk misal. Kendi aramızda "Yahu aceto ne demek?", "Blogun yazarı kim?", "Tribün Dergi'de reklamı var, Zoban'ın mı yoksa?" sorularını soruyorduk birbirimize. Öte yandan çığ gibi büyüyen bir ilgi oluşmaya başlamıştı. Ne zaman biraraya gelsek ve doğal olarak futbol konuşmaya başlasak nerdeyse hepimizin referansı Aceto Balsamico'ydu..Tam olarak nasıl telefuz edildiğini bilmiyorduk Aceto Balsamico'nun belki ama yazılarındaki her bir bilgiyi beyinlerimize kazıyorduk..

Feysbuk'taki Aceto Balsamico grubunun duvarına "Türkçe futbol blog yazarlarının ilham kaynağı" yazmıştım onun için..ve yine Feysbuk sayesinde tanışmış oldum Bülent abi'yle..İyi ki tanımışım..

Farklı renklere gönül verdiğimiz ortadaydı, farklı dünya görüşlerine de sahibiz muhtemelen ama bunları düşünmeden, belirli bir sevgi duyuluyorsa, ortada böyle bir gerçek varsa, bunun sebebi Aceto'nun ortaya koyduğu harikulade işin yanı sıra, yazılarındaki samimiyet ve tevazudur zannımca. Ara sıra moralini bozan yorumlardan bahsediyordu. Kızdığını söylese de, bu internet aleminde sünepe beyinlerin olduğunu çok iyi bildiğinden devam etmişti. O zamanlar işin bu noktaya varacağını bilemezdik..o da bilememiştir muhtemelen. Kendini insan olarak tanımlayabilen birinin, bir babanın 4 yaşındaki çocuğuna küfür edecek kadar kendinden geçmesi mümkün müdür? Bunun adı hayvanlık dersem, o güzelim hayvanları ayıp olur aa dostlar... Böyle birkaç dengesizin yaptıkları bütün güzel insanları etkiliyor ne yazık ki..Doğanın kanunu böyle sanırım. Sana bana göre salakça, ama bu adamlar isimsiz girdikleri yorumlarda küfür ederek, saçmalayarak yaşamlarına devam ediyorlar..Eminim blogun kapanmasıyla ilgili girilen onlarca yorumdan da haz alıyordur zat-ı muhterem. Halk arasında bir laf vardır; bugüne kadar bunu en içten söylediğim kişi olacaksın, "İyi bok yedin isimsiz vatandaş".


Velhasıl kelam, "Son Düdük" ile birlikte bizim tarafta bir sessizlik olduğuna göre kaybeden biz olmalıyız..Yine insanlık kaybetti anasını satayım.. En çok da buna yanıyorum açıkçası.. Olayı kişiselleştirmeme kimse alınmasın mümkünse. Girizgahta belirttiğim üzere, bugün benim için adeta bir hobinin ötesine geçen şu blog olayında ilham kaynağımdır Bülent Abi..Bırakın da, blogu kapatmasının beni ne kadar derinden etkilediğini ve hissiyatlarımı yazayım..

Son söz yazmayı kimse sevmez ama diyeceğim odur ki; öğrettiğin her şey için teşekkürler Aceto. Türk spor basınında yalan haberlerin, kavgaların, iftiraların cirit attığı dönemde seni tanıdık, farklılığını gösteren farklı bir işe imza attın..ne iyi yapmışsın..her şey için sonsuz teşekkürler..

ortega

Başlıksız Yazı

 En son 2018'de Fenerbahçe'de bir şeylerin değişeceğine, eski düzenin yok olacağına inanarak bir yazı karalamışım. Ali Koç'tan n...