Perşembe, Haziran 01, 2017

Türklerin İngilizce ile imtihanı


İngilizcenin dünyanın en popüler dillerinden biri olduğu su götürmez bir gerçek. Küreselleşmenin hızıyla birlikte hayatın her alanında uluslararasında gerçekleşen herhangi bir iletişimde en çok kullanılan dil belki de İngilizce. Günümüzde birçok iş ilanında artık olmazsa olmaz kriterlerden  biri “ileri düzeyde İngilizce bilen”  elemanken yine bu ilanlara başvuran birçok kişi otomatikman bu özelliğe sahip olduğunu belirtiyor. Başvurulan iş kolunda belki hiç İngilizce konuşulmayacak olsa bile her ilanda İngilizce bilen eleman arandığı için ülkemizde İngilizce bilmemek ayıplanacak bir hadise gibi olmaya başladı. Peki gerçekten herkes İngilizce biliyor mu, konuşabiliyor mu? İşte orası tartışılır.
Dünyanın 44 şehrinde 7 dilde yabancı dil eğitimi veren EF Education First Uluslararası Dil Merkezlerinin 2014 yılında yayımladığı rapora göre ülkemizin milletlerarası İngilizce seviyesi dipte. Araştırmada 63 ülkenin yeterlilikleri sıralanırken Türkiye 47. sırada yer almış. Neden dipte o zaman denecek olursa, Avrupa ülkeleri arasında sıralamada sonuncu durumdaymışız.  2014’teki aynı araştırmada hiç mi olumlu bir gösterge yok denebilir. Elbette ki var. Türkiye İngilizcesini geliştiren ülkeler arasında Kazakistan’dan sonra 2.sırada yer almış. Yine  bu verilere göre Türkiye’de kadınlar erkeklere göre daha iyi İngilizce konuşuyormuş. Üniversitede yabancı dil bölümünde okumuş ve hali hazırda İngilizce öğretmenliği yapan biri olarak bu tespite katıldığımı belirteyim. Yabancı dil bölümlerinde ve İngilizce öğretmenleri arasında kadınların hegemonyası var. İngilizce öğretmeni dendiğinde insanların aklına öncelikle kadın öğretmenler geliyor. Ülkemizde kadınların İngilizce konusunda erkeklerden önde olduğunu kabul etmek gerek.
2016’da yayımlanan yabancı dil yeterlilik endeksinde ise durum yine pek içi açıcı değil maalesef. Bu kez 72 ülke arasında araştırma yapılmış, Türkiye 52.sırada yer almış. Fikir vermesi açısında söylemek gerekirse Bulgaristan, Romanya gibi ülkeler bize göre oldukça üst sıralarda. Araştırmada ülkeler yabancı dil yeterliliklerine göre 5 ayrı kategoriye ayrılıyor. Türkiye ne yazık ki en düşük yeterlilik sıralamasının olduğu bölümde.

Şu soru sorulabilir; İngilizceyi kafaya bu kadar çok takmaya gerek var mı? Kimseye bir dili zorla öğretmek, sevdirmek niyetinde olunmamalı elbette. Ancak dünyaya açılma arzunuz varsa İngilizceye çok ihtiyaç duyarsınız. Örneğin meseleyi ticari açıdan ele alalım. British Council’in araştırmasına göre eğer bir mağazalar zinciri uluslararası tedarikçileriyle İngilizce fiyat pazarlığı yapamıyorsa yaklaşık %20-30 kar kaybı yaşayabilirmiş. Veya yine başka bir örnek; İtalya inşaat sektöründe tedarikçilerle yürütülen görüşmelerden sağlanan maliyet tasarrufunun en az %50 si İngilizce dilinde yapılan anlaşmalardan geliyormuş. Örnekleri ticaret ve inşaat sektörü üzerinden verince akıllara turizm sorusu gelebilir. Tabii ki konu turizm ve İngilizce olunca bu dilin sektörde can damarı olduğu muhakkak. Bu anlamda seyahat acentelerinin iş hacminin %90’ı yabancı ortaklarla kurulan İngilizce becerisine bağlı.
İngilizcenin evrensel önemine işaret eden sayılardan bahsettikten sonra neden bu ülkede İngilizce öğrenemiyoruz sorusuna geri dönelim. Başbakan Binali Yıldırım geçtiğimiz aylarda yaptığı bir konuşmasında Türkiye’deki yabancı dil seviyesinin yetersizliğinden bahsederken yakın zamanda ortaokul 5.sınıflarda yabancı dil ağırlık sınıfları olacağını söyledi. Peki 5.sınıflara hazırlık sınıfı getirmek tek başına yeterli olabilir mi? Bu soruya evet cevabını vermek zor. Çoğu İngilizce öğretmeni müfredat sıkıntısıyla boğuşuyor. British Council Türkiye ve Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) 12 ilde yaklaşık 21 bin öğrenci, veli ve öğretmenle yaptığı araştırmada bu konuyu irdelemiş. İngilizce öğrenmekte en büyük sorun, bu dersin iletişim dili olarak değil, tıpkı tarih, coğrafya dersi gibi işlenmesi, grammer ağırlıklı olması, konuların her yıl aynı şekilde tekrar edilmesi diyor araştırmaya katılanlar. Yani dersin yıllar içinde “eğlenceli” olmaktan çıkıp “sıkıcı” hale gelmesinden bahsedilmiş. Araştırmaya göre; 5. sınıfta İngilizce dersini sevenlerin oranı yüzde 80 iken, bu oran 12. sınıfa geldiklerinde yüzde 37’ye geriliyor. İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu biri olarak bir ek yapmam gerekirse bilhassa devlet okullarındaki imkansızlıklar varken yabancı dil ne kadar başarıyla öğrenilebilir? Bugün bir Fen Bilimleri dersi öğretmeni nasıl ki deneylerini yapabilmek için Fen laboratuvarına, bir Bilişim öğretmeni Bilgisayar laboratuvarına ihtiyaç duyuyorsa; bir İngilizce öğretmeninin de öğrencilerinin dört temel dil becerisini (okuma,yazma, konuşma ve dinleme) iyi öğrenebilmeleri için yabancı dil laboratuvarına ihtiyacı var. Bir önceki derste  matematik dersi işlenen bir sınıfı yabancı dil öğrenme moduna sokmak için sınıf oturma düzenini değiştirmek sonra diğer ders için bir daha eski haline sokmak yorucu oluyor. Öğrencileri sınav maratonu içinde bir de İngilizceyle uğraş diyerek müfredata boğarken bir de birbirleriyle pratik yapmalarının zor olduğu klasik oturma düzeniyle oturtursanız ne kadar başarılı olabilirsiniz?
Bir başka sorun ise öğrencilerin öğrendikleri dili pratik yapma sahası bulmakta zorlanması. Taşımalı eğitimin olduğu bir dağ  köyündeki öğrenci misal, öğretmeni ve sınıf arkadaşları dışında kiminle pratik yapabilir? İnternet kullansın demeyin lütfen. Bu çocuklar kendi köylerinde okul olmadığı için devlet onları ücretsiz servislere bindirip başka bir köydeki okul merkezine götürüyor. Uzmanlara göre bir öğrencinin İngilizcesini geliştirebilmesi için günlük 4-5 saat bu işe vakit ayırması lazım. Bu çok ciddi bir süre elbette. Girmesi gereken çok sınav olan bir öğrenci İngilizceye günlük 4-5 saat ayıramayabilir. Diyelim ki günlük 4-5 saat İngilizce çalışabildiniz ve Türkiye’de düzenli bir pratik yapma ortamı da buldunuz. Öğrendiklerinizi turistik bir gezide en temel ihtiyaçlarınızı karşılayabilecek şekilde kullanmak için 6 ay,  günlük yaşamında temel ihtiyaçlarınızı karşılamak için ise 12 aylık bir süreye ihtiyacınız var. Bu noktada yine işin içinde biri olarak belirtmek isterim ki; maddi imkanlar elveriyorsa ana dili İngilizce olan bir ülkeye gidip orada 3 aydan fazla bir süre kalmak hepsinden daha iyi yöntem. Tabii gittiğiniz yerde İngilizceye maruz kalmalısınız. Oraya gittiğinizde iletişim için Türkleri aramamanız gerek.


Ülkemizde yapılan en sık hatalardan biri İngilizce öğrenirken teoriye boğulmak. Bu dili kulağınızla değil de gözünüzle öğrenirseniz, yani klasik ezberlerle çalışırsanız bir yere varamazsınız. İngilizce sözlükte tüm kelimelerinin anlamını bilmek sadece kuru bilgidir. O kelimelerin doğru telaffuzunu bilmiyorsanız bu dili etkin konuşamazsınız. İngilizce’nin farklı bir matematiği var. Herhangi bir sözel dersi çalışıyor gibi bu dili tam anlamıyla öğrenemezsiniz.

Son olarak elbette hayatta hiçbir şey için çok geç değildir ancak bazı şeyler için de doğru zamanda işe girişmenin gerekliliği de bir gerçek. 60 yaşından sonra İngilizce öğrenemezsiniz iddiasında değilim tabii ki, ancak 6 yaşındaki bir çocuk size göre daha avantajlı bu konuda. Dünyada şu an bilgi çok çabuk ortaya çıkarken çok çabuk da unutuluyor. Bu hıza yetişmekte zorlanabilirsiniz. Önümüzdeki günlerde “yabancı dil öğreniminde tavsiyeler” gibi bir bölüm yaparsak daha detaylı biçimde neler yapılmalı anlatırız. Ama şimdilik şunu belirteyim. Bir amacınız olması gerektiği kadar, öğrenmek istediğiniz dile karşı önyargılarınız varsa onları da yok etmelisiniz. Ve ilgi duyduğunuz konulardan başlayarak hayatınıza İngilizce’yi katmaya çalışın. Bu sayede “İngilizce anlıyorum ama konuşamıyorum” insanlarından bir farkınız olacaktır. Devamı da gayretinize kalmış.




Salı, Şubat 21, 2017

Pisa sonuçları ne anlatıyor ?



Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı” olan PISA, bu kurum tarafından üçer yıllık dönemler hâlinde, 15 yaş grubundaki öğrencilerin kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendiren bir araştırma projesidir. Ülkemizde sadece sınav sonuçlarının yayımlandığı dönemlerde gündeme gelen bu sınavı kim ne kadar önemsiyor? Bu ayrı bir tartışma konusudur ama madem ülke olarak bu sınavla öğrencilerimizi değerlendirmeye katıyoruz, bunun üzerine sonuçları farklı açılardan yorumlamak lazım.

 Öncelikle PISA’nın dünyanın pek çok ülkesindeki diğer yaşıt öğrencilerle ülkemizin öğrencilerini kıyaslayabileceğimiz en iyi performans değerlendirme sınavlarından biri olduğunu söylemek gerek. Peki bu PISA’ya kimler katılır ve ne ölçülür? Bilmeyenleri bu konuda aydınlatmalı. PISA’ya zorunlu eğitimin sonunda örgün eğitime devam eden 15 yaş grubundaki öğrencilerin; Matematik okuryazarlığı, Fen Bilimleri okuryazarlığı ve Okuma Becerileri konu alanlarının dışında, öğrencilerin motivasyonları, kendileri hakkındaki görüşleri, öğ- renme biçimleri, okul ortamları ve aileleri ile ilgili veriler toplanmaktadır. PISA projesinde kullanılan “okuryazarlık” kavramı, öğrencinin bilgi ve potansiyelini geliştirip, topluma daha etkili bir şekilde katılmasını ve katkıda bulunmasını sağlamak için yazılı kaynakları bulma, kullanma, kabul etme ve değerlendirmesi olarak tanımlanmaktadır. Açıklanan rapora göre (PISA 2015 raporu şeklinde internetten bakılabilir) öğrencilerimizin durumu pek iç açıcı değil maalesef. Bu raporda Türkiye önceki senelere göre daha gerilemiş durumda. Değerlendirme testi 72 ülke ve ekonomik bölgede 15 yaşındaki 540 bin öğrenci arasında yapıldı. Bu 72 ülke ve ekonomik bölgeden 35’ini OECD ülkeleri oluşturuyor. Türkiye 72 ülke arasında genel sıralamada 50. sırada yer aldı. Branş bazında yapılan değerlendirmelerde ise Türkiye matematik okuryazarlığında 49. sırada yer alırken, fen bilimleri okuryazarlığında 52. sırada, öğrencinin ana dilinde gerçekleştirilen okuma becerisi testinde ise 50. Sırada yer aldı. Burada ilginç duran iki şey var. Birincisi ülkemizde matematikten dertli onca öğrenci varken değerlendirme en iyi durumda olan ders matematik olmuş. Tabii 49.luğu başarı olarak kabul etmek çok doğru olmaz ancak yine de en iyisi olması ilginç. Esas dikkat çeken diğer durum ise öğrencilerimizin kendi dillerinde okuduklarını anlayamamaları. Bu gerçekten vahim. Okuduğunu anlayamayan bir öğrenci grubu matematik, fen bilimleri veya sözel derslerde nasıl başarılı olabilir ki?

 Öğrencilerimizi bu sorunlarını çözmeden devamlı PISA testlerine sokmaya devam edersek sonuçlar giderek daha aşağıya inebilir. Peki ne oldu da öğrenciler okuduğunu anlama konusunda bu kadar dibe çakıldı? Öncelikle okuma ile ilgili bir sorun varsa bunda ülkedeki okuryazarlık oranının düşük olması en büyük etken. Öğrenciler ya hiç okumuyor ya da okullardaki okuma saatlerinde zorla okutulmaya çalışılıyor. Okuma saatlerinde öğrencilerin okumaya zorlandığı 20-40 dakikalık sürelerde onların başında bulunan öğretmenlerden bazıları bile o sırada kitap okumuyor, başka işlerle meşgul oluyor. E balık da baş- tan kokuyor haliyle. Böyle olunca okuma etkinliği anlamsız oluyor. Bu da sonuçlardan da görüleceğe üzere durumu özetliyor. Bir başka sıkıntı da artık teknolojinin ilerlemesi ile bilgiye ulaşmada neredeyse ışık hızına yaklaşacak seviye geldiğimiz günümüzde ne yazık ki bu kadar hızın yan etkileri de olabiliyor. Bunlar da; bilgiyi yanlış şekilde alma, kötü bir anlatım ve bozuk dilbilgisi gibi başlıklar altında değerlendirilebilir. Sosyal medya ve arkadaş ortamında kullanılan bozuk dilin, öğrenciye öğrendiğini anlatma ve aktarma hususunda zarar verdiği de muhakkak. Son olarak öğrencilerdeki üşengeçlik ve dikkatsizlik de ayrı irdelenmesi gereken bir konu. Merkezi sınavlarda sorulan paragraf sorularını okumaya üşenen bir nesil var artık. Sınav kitapçığının kendini anlayacağını bilse “özet geç” diyecek kıvama gelmiş derecede hem de öğrencilerimiz. Üşengeçliğin üstüne bir de soru köklerindeki uyarıları bile dikkat etmeme eklenince okuma becerisi ölçen testler falan hak getire. Fen bilimleri ve matematik gibi dersleri geçtik yani…

 Peki sorun hep mi öğrencide? Tabii ki hayır. Okullarımızdaki sistem sıkıntılı. Bu konuyu ayrı bir yazıyla irdelemek gerek. Evvela onu belirtmek lazım. İşin test becerisi kısmına gelirsek; PISA sorularını okullarda yapılan sınavlardan ayrı değerlendirmeli. Öğrenciyi düşünmeye zorlayan, basmakalıp ifadeler yerine doğru yanıtı kendi ifadeleriyle anlatabilecekleri soruların ağırlıklı olduğu bir değerlendirme türü PISA. Okullarımızda ise –istisnalar vardır elbette- genelde ezberci zihniyetin sonucunda sorgulanan öğrenci bilgisinin yer aldığı sınavlar yapılmakta. Bunun sebebi de müfredatın dışına çıkamama, öğretmenlerin iki arada bir derede kalması (idealizm ile yönetmelik arasındaki ince çizgi) ve de eğitim idarecilerinin tutumu. Gerçi son yapılan PISA değerlendirmesine göre idareciler PISA’daki başarısızlığı öğretmenlere bağlayıp kendilerini işin içinden sıyırmışlar. Onu da öğrenmiş olduk. Başarının babası çoktur, mağlubiyet ise öksüzdür sözünü hatırlattı bu anket. Bütün bunların ışığında çözüm için neler yapılmalı? Buna karar vermek lazım. Öncelikle eğitim sistemi yaz-boz tahtası olmaktan çıkarılmalı. İki sene evvel zorunlu olan bir şey sonra birden serbest olurken ertesi yıl yine zorunlu olursa bu eğitim sistemindeki devamlılığın sağlanamaması- na sebep olur. Öğrenciyi ezbere iten sınav sistemine de bir an evvel son vermeli. Açık uçlu sınavların yapılabilmesi, yani öğrenciyi düşünmeye zorlayan soruların sorulduğu testlerin olması gerekliliğini hatırlatmak lazım. Yıllardır aynı konuyu anlatan ve aynı soruları soran öğretmenlerin de kendine bir çekidüzen vermesi, şayet bunu yapamıyorsa emekliliğe ayrılması gerek. Tabii sistem, emeklilikte yaşayacağı geçim sıkıntısını düşünüp emekli olmaktan kaçınan öğretmenleri de emekli olmaya teşvik edemediği için o konuda da ayrı bir sıkıntı var. Buna da ayrı bir düzenleme yapılmalı. Öğretmen değişime direniyorsa onun eğitim hayatına güle oynaya jübile yapacağı bir ekonomik hayatı da ona sunmalısınız.

 Yukarıda bahsedilen çözümlere daha birçok ek getirilebilir. Ancak geçmişe bakıldığında eğitimde hep sorun tespiti konusunda ne kadar iyi isek problemi çözmede de bir o kadar kötü olduğumuz aşikar. Bu bakımdan icraate geçmek lazım. Bu son PISA sonuç- larındaki başarısızlık artık eğitimdeki kötü gidişe bir dur demenin ve eğitimde iyileş- tirme çalışmalarının (ve uygulamalarının) ciddi manada yapıldığı bir dönemin dönüm noktası olması dileğiyle.

Not: Bu yazı 21 Şubat 2017'de Gazete Mavişehir'de yayımlanmıştır

Salı, Ocak 17, 2017

Ne zaman gidiyorsun?


Gerçekten ne zaman gideceksin acaba? Ömrüm senin gidişini görmeye vefa edecek mi? Yoksa kara toprağa girdiğimde hala başkan mı olacaksın? Ne zaman kurtulacağız senden Aziz Yıldırım? Tek derdim bu Fenerbahçe'ye dair. Şampiyon olursun olmazsın ayrı mesele. Koskoca bir camiayı maytap geçilecek malzeme yaptın. Hem de istisnasız her seferinde. Artık rakipler bile dalga geçmekten bıktı neredeyse. Eğer biraz seviyorsan bu kulübü git, Bıktırmanın ötesine geçtin.

Çarşamba, Ağustos 31, 2016

Lefter;i silen Caner



Geçtiğimiz nisan ayında Aspor'da Zeki Uzundurukan şampiyonluk yarışının en civcivli olduğu dönemde şöyle bir iddia ortaya atmıştı: Beşiktaş, Caner ve Gökhan Gönül'ü alabilir. Hatta yanlış hatırlamıyorsam bir FİFA menajerinin iddiasına dayandırmıştı bu duyumunu. O gün yayını izleyenler buna pek ihtimal vermemiştir.

Bugün resmi imzayı henüz atmamış da olsa Fenerbahçe'nin geçen sezon şampiyonluk yarışında olduğu Beşiktaş, ezeli rakibinin sağ ve sol beklerini almış durumda. İnsan yine de sormadan edemiyor. Emenike'yi transfer olma yönünden süründüren zihniyet  (FETÖ'cüsü, kripto FETÖ'cüsü vs.), Gökhan ve Caner'in gidişlerini normal karşılıyorsa, geçmişte Emenike'den ne istedi? Ten rengi yüzünden ırkçılık mı yaptılar? Olmayan para sayma görüntüleriyle itibar sarsma girişimlerinin sebebi neydi? Veya Gökhan ve Caner'in transferleri gibi transferler normal ise (ki bence öyle) oyuncuların camia değiştirmelerine neden bu kadar gıcık oluyorlar? Gıcık oldukları transferleri de renklerine göre mi ayırt ediyorlar? Öte yandan yıllardır gördüğüm bu samimiyetsizlikleri hala sorguluyor olmam da sanırım ben saflığım.

Neyse; Gökhan da Caner de Fenerbahçe'den Beşiktaş'a gidecek son oyuncular olmayacak. Sonuçta futbol profesyonelliği barındıran bir spor. Bir sporcuya (Caner özelinden konuşursak) neden oraya gittin diye sormadan önce Aziz Yıldırım'ın  "Caner dönemez" dediğini hatırlatmalı.

Lafı daha fazla uzatmadan değinmek istediğim konuysa şu; Fenerbahçelilerin gittiği günden beri adeta yerin dibine soktukları Gökhan Gönül geçmişte yaptığı Fenerbahçeyle alakalı neredeyse hiçbir paylaşımı silmezken, futbol piyasasında Fenerbahçeliliğiyle bilinen Caner Erkin'in tüm geçmişini silmesi enteresandır. Yeni gittiği takımın taraftarına şirin gözükmek adına bunu yaptığı iddia edilebilir. Bu bakımdan buna saygı duyabilirsiniz. Sadece geçmişiyle ilgili neden sildiğini anlayamadığım ve sanırım uzun süre anlayamayacağım paylaşımı ise yukarıdaki Lefter paylaşımı. Bu kadar mı düştün Caner? Bu kadar mı korktun Beşiktaş tribününden, başkanından, antrenöründen? Veya Lefter'in sana nesi battı acaba?

Dün sana küfür eden, özel hayatın üzerinden sana bel altı vurmaya çalışan siyah beyaz tribünler bugün seni bağrına basabilir. Bunun benzeri farklı renklerdeki tribünlerde de yıllardır olmuştur. Ama Gökhan Gönül'ün gidiş şeklini bile Fenerbahçe taraftarına unutturacaktır şu son hareketin. Lefter taraflı tarafsız Türk spor kamuoyunun saygı duyduğu bir isim olduğundan senin bu korkaklığına sahip çıkacak adam da pek bulamazsın. Bulmamalısın da zaten.

Pazartesi, Temmuz 25, 2016

Adalet size de lazım olacak Nazlı hanım



Twitter'ı aktif kullandığım dönemlerde, ki bu dönem Gülen cemaatinin daha 17-25 Aralık'taki girişimleri öncesiydi, Nazlı Ilıcak'la tuhaf bir diyalog yaşamıştım.

Soner Yalçın'a giydiriyordu Nazlı Ilıcak. Soner Yalçın'ı da çok sevdiğimden değil ama Ilıcak'ın o dönem rüzgarı arkasına alıp yaptığı yorumlardan rahatsız olmuştum. Kendisine trollük de sayılabilecek bir cümle yazdım. Geçmişine dair.

Dayanamadı tabii. Ve beni twitter'da tehdit etti. "Senin gibileri Silivri paklar" diyerek.

Gerek kendisini gerekse beni takip eden medya mensupları durumu görünce Ilıcak'a tepki gösterdi. O da daha sonra yazdığı tweeti sildi.

O Nazlı Ilıcak fotoğraftaki Zekeriya Öz ile yukarıdaki pozu verdiğinde gün gelir sizin de saltanatınız biter diye düşünmüştüm. Rüzgar elbet tersine dönecekti.

Önce sağdaki kumpasçı savcı ülkeden arkasına bakmadan kaçtı. Şimdi de soldaki hanım ile ilgili gözaltı kararı çıkmış. Bu yazıyı yazarken henüz yakalanmamıştı. Malum örgütün her öne sürdüğünü koşulsuz kabul eden Nazlı hanım umarım aklınız başınıza gelmiştir. Pişmansınızdır. Hatalı olduğunuzu fark edersiniz. Sizin de adalete ihtiyacınız var. Bunu geçmişte tehdit ettiğiniz biri söylüyor. Umarım suçlu bulunmazsınız. Bu yaştan sonra içeride yıllarınızı geçirmenize üzülürüm. Samimi yazıyorum bunu. Dediğim gibi adalet size de lazım olacak.

Hakkınızda hayırlısı.

not: askerde sorun yaşadığım bir yüzbaşının bugün binbaşı rütbesiyle darbeci olarak yargılanacağını duyduktan sonra, üstüne Nazlı Ilıcak ile ilgili haber gelince düşündüm...Arya Stark'ın yaptığı gibi bir intikam listesi ben de yapmış mıydım acaba?