Pazar, Temmuz 12, 2015

Yaşlı ve Hollandalı mı? Gelsin o zaman



Pierre van Hooijdonk, 34 yaşında Fenerbahçe'ye geldi. Hollanda milli takımı oyuncusuydu. Feyenoord'la Uefa kupasını kazanmıştı. Fenerbahçe bu doymuş Hollandalı ile ne yapacak denmişti. Artı sorunlu bir oyuncu olduğu ve sık sık kulüp değiştirdiği söylenmişti. van Hooijdonk, Fenerbahçe'de 63 maçta 35 gol atmasının yanı sıra tecrübesiyle takıma çok şey kazandırdı. İki lig şampiyonluğundaki büyük etkisi de cabası. Giderken üzülenler ve hala onu özlemle hatırlayanları da unutmamak gerek.17 numaranın Fenerbahçe tarihindeki iki önemli isminden biri olarak gitti buralardan.

Dirk Kuyt 32 yaşında Fenerbahçe'ye geldiğinde kariyerinde Liverpool gibi önemli bir takımda yıllarca forma terletmenin yanı sıra Hollanda milli takımıyla 2010'da dünya ikinciliği başarısı vardı. Liverpool onu neden bırakıyor madem çok iyiyse gibi eleştiriler arasında ülkeye geldi. İş ahlakı ve sahadaki çalışkanlığıyla gönüllerde taht kuran oyuncu, Fenerbahçe'de Ersun Yanal'lı takımda bir şampiyonluk gördüğünde takımın en etkili isimlerindendi. Aykut Kocaman'ın takımındaysa Uefa yarı finali başarısında büyük pay sahiplerindendi. Fenerbahçe kariyerinde çıktığı 95 maçta 26 gol atma başarısını gösterdi. Taraflı tarafsız herkesin hayranlığını kazanan oyuncu Rize'deki silahlı saldırının da belki etkisiyle gitti.

Şimdi bir aksilik olmazsa bu gece Robin van Persie Türkiye'ye gelecek. Premier League tarihinin aktif oyuncular arasında en çok golü olan 4. oyuncusu. Hollanda milli takımının yıldızlarından. Son dünya kupasının Uçan Hollandalı'sı. Arsenal ve Man.United'da efsaneleşmiş bir isim...Kariyerindeki bireysel başarıları yazsak az önce değindiğim Pvh ve Kuyt yanında sönük kalır.

Şimdi böyle bir ortamda van Persie için yaşlı diyenler, doymuş diyenler var. Onlar desin dursun. Ben ise yaşlı ve Hollandalı mı? Gelsin o zaman diyorum. Neden mi? Tecrübeden...

Pazar, Ocak 18, 2015

Dikkat çeken bir dizi: Filinta


Bu toprakların ezberlenen ağlamaklı ve bol entrikalı (aşk soslu elbette) dizilerinden artık gına geldi. Yok mu şöyle batılı tarzda çekilen bir polisiye dizi derken çıkageldi Filinta:Bir Osmanlı Polisiyesi.

Gerek Trt'de yayınlanıyor oluşundan (malum devlet kanalı) gerekse de polisiye dizilerin (tuhaf fenomen Arka Sokaklar'ı saymazsak) pek bizim halkı sarmaması gerçeği nedeniyle önyargıyla bakılıyor sanırım bu diziye.

Filinta dizisi Kudret Sabancı yönetmenliğinde çekiliyor. Devasa bir plato varmış Kocaeli'de. O günün muhitleri, dükkanları yani tamamıyla her şeyi en kanlı canlı haliyle ve de hiç sırıtmadan izleyicinin gözlerinin önüne getiriliyor. Ciddi bir maddi yükümlülük getiren, artı emek isteyen bir girişim bu. Takdir edilesi.



Lost'un yönetmeni Bobby Roth'un yapıma danışman olması yine ciddi bir artı. Dizideki o ülke dışı kokan görsellik ve profesyonelliği bu adamın rehberliğine de borçlu olmalılar. Roth, diziyle ilgili konuşurken "Amerika'da da izlenecek bir iş yapıyorlar ama başarılı olmak zorundalar" demiş. Bunu destek verdiği diziyi pohpohlama adına dediğini düşünebilirsiniz. Ancak bu çok doğru bir öngörü olmaz. Gerçekten gerek görsellik, gerekse de kurgu anlamında hayli batılı bir havası var dizinin. Ve her geçen gün ritmi daha da artırıyorlar.

Dizinin kahramanı, Galata müşiri Filinta Mustafa'yı Onur Tuna canlandırıyor. Öncelikle kendisi ilk gördüğümde sadece fiziğinden dolayı mı bu adamı başrole oturtmuşlar dedim. Lakin bölümler ilerledikçe oyuncu bu role iyice ısındı. Bu diziden sağ salim bir başarıyla çıkarsa ülke belki de iyi bir jön kazanabilir.

Filinta Mustafa'nın gönlünü kaptırdığı dilber portresinde karşımıza çıkan Lara'yı Damla Aslanalp oynuyor. Her hikayede bir aşk masalı olmasına alışığız. Dozunda karşımıza çıkıyor bu ikili dizi boyunca. Bu da güzel.

Bahsedilmesi gereken esas karakter ise kesinlikle Kadı Gıyaseddin rolündeki Mehmet Özgür. Hem duruşu hem de belki de rolü gereği hakim olduğu lisanıyla dizideki en Osmanlı karakter. Açık ara... Bu role cuk oturmuş. Kalabalıkları elini kaldırıp "sukunet" diye susturması oldukça karizmatik. Keza devlet işleri ve adli vakalardaki genel yaklaşımları da.



Son olarak hikayenin kötü adamı Boris Zaharyas'tan bahsetmeli. Gerçek hayattaki muadilinin Osmanlı'nın başına türlü türlü çoraplar ören Basi Zaharoff olduğunu tahmin etmek güç değil. Bu savaş tacirini ise Serhat Tutumluer canlandırıyor. Kadı Gıyaseddin rolündeki Mehmet Özgür'den sonra dizinin en iyisi kesinlikle. Bu karakter sebebiyle konuyu günümüzün meşhur devlet içi illegal yapılanmalara (veya en son tabirle paralel yapı) göndermeli bir dizi diyerekten Filinta dizisini hakir görenler var. Büyük bir hata yapıyorlar zira tarih boyunca devletlerin altını oymaya çalışan illegal oluşumlar hep olmuştur. Zaten Basil Zaharoff adlı gerçek kişi de bu tarz bir adamdır. Ve buna ek olarak diziyi hiç izlemeden, ortaya dökülen emeği ve kaliteli yapımı hiçe sayarak yapılan yorumlar çok boş. Hele bir iki bölüm izleyin, ondan sonra dizinin kalitesi üzerine üç beş kelam edin.

Uzun uzun yazmak yerine dizide yer alan meşhur bir kaç oyuncunun daha olduğunu isimlerini zikrederek yazalım. Yosi Mizrahi, Kayra Şenocak, Naz Elmas ve Kamil Güler de piyasanın iyi bilinen isimleri ve onlar da dizide önemli rollerdeler.

Dizinin batılı havasından Cumhuriyer gazetesi yazarı Mehmet Çoban da diziyi övdüğü bir yazısında bahsetmişti. Hemen ilk bölümün ardından yazılan bu yazıda bunca kaliteye ve ülkedeki çoğu işten üstün olan bir yapım olmasını rağmen bir türlü halkın diziye ısınamadığını güzelce anlatmış. İki önceki cümlede yazıya bir bağlantı koydum. Okumanızı tavsiye ederim. Kısa bir cümleyle yazıya değinmek gerekirse; Türk dizi izleyicisinin, Özcan Deniz'in modern ağa rollü dizilerine ve Muhteşem Yüzyıl gibi bol entrikalı (bol aşklı meşkli anlamında) dizilere aşina olması, çabuk kanının kaynaması en büyük etken diyor bu duruma. Yoksa henüz bu topraklar batı kalitesinde çekilen polisiyelere uzak mı? Veya en fazla Adanalı tarzı klişe işleri mi beğeniyoruz? Cevaplaması çetrefilli bir soru.

Filinta'nın avantajı devlet kanalında olması. Çok ciddi bir reyting kaygıları bu sebeple olmaz. Lakin bu dizi gerçekten izlenmeli. Hem ülke dizi sektörü bu kadar gelişti mi yahu diye şaşırmak ve takdir etmek için hem de yurt dışına tüm kalitesiyle pazarlanabilecek bir diziye destek vermek için.

İnternetten izlemesi daha keyifli elbette. Ancak dizinin 2 saate yakın süre boyunca reklamsız bir şekilde televizyondan da yayınlandığını hatırlatayım.


Perşembe, Ocak 01, 2015

Eee sonuç?

Kadını düğün arifesinde nişanlısı terk etmiş, kaçmış gitmiş. Haberi Hürriyet'te okuyorum. Tamamen panik yaşanacak ve dumura uğranacak bir durum. Allah kimsenin başına vermesin demek lazım. Neyse, düğün fotoğrafçısıyla birlikte bir karar almışlar. Nedimeler gelinin etrafında toplanmışlar ve gelinliğini rengarenk boyamışlar.

Terk edilen gelinin açıklamasına bakın.

"Bunun benim için ne kadar özgürleştirici bir deneyim olduğunu anlatamam. İlk boya gelinliğime döküldüğü anda kendimi özgür hissettim."

Görüntüsü de bu.


Ee sonuç? diyesim geldi. O an rahatladın ettin filan. Günün sonunda terk edilen bir gelin olduğun gerçeği değişti mi? Hayır. Gelinliğine boya dökülerek özgürlüğe kavuşma fikri de nedir allasen? Adamdan kurtuldum özgürlüğü mü demek istemiş ne yapmışsa artık.

Hayatta bazen başımıza gelen yıkım niteliğindeki olayları gerçeği unutmadan yaşamak lazım, ki gelecek için ders alasın. Evlenecekken direkten dönüp bekar kalma mutluluğu, kaçan adama nispet mi? Olay ne burada? Hayır, adama nispet ise misal bak o kadar para verdiğin gelinliği ne hale getirdim demekse gaye; o da tutmaz. Adam zaten arkasına bakmadan kaçmış gitmiş. Bekar kaldığına seviniyorsan, özgürlük diyorsan, evlilik fikri bu kadar tutsak edici bir şey ise neden yeltendin? 

Bu Amerikalılar ilginç. Eğer bu düğün fotoğrafçısının PR çalışması değilse şayet, kendini kandırmaca. İnsan psikolojisi uzmanı değilim elbet ama bizdeki "boşver kardeşim, abicim, bacım..." girizgahlı teselli edici cümlelerden çok üstün bir hareket değil bu. İnsan dünyası başına yıkılacak kadar (kaldı ki burada yıkılabilir zor olaydır) kendini aylarca eve kapatsın da demiyorum ancak gelinliğine iki boya fışkırtıldı (zor kelime oldu) diye sinir stresin bittiyse helal olsun diyeceğim ama hiç inanasım gelmiyor. Hepimiz insanız. Yemeyelim birbirimizi.

Çarşamba, Aralık 24, 2014

Yapılması gerekeni yapıp alkış kıyamet beklemek

Bu memlekette tuhaf bir algı var. Kişi hangi mesleği icra ediyorsa artık, o işi yaparken zaten yapması gerekeni yaptığı halde o kişiye sayfalarca methiye düzülüyor. Anlatıldıkça anlatılıyor. Normal olanı yüceltme demek lazım buna sanırım.

Diyelim ki adam siyasetçi. Milletvekili olmuş. Adam kayırmadan, rüşvet işlerine bulaşmadan sadece yapması gerekenleri yapıyorken o adamı övüyoruz da övüyoruz. Buna sadece dürüstlüğe saygı ve övgü deyip geçmemek lazım.

Veya herhangi bir iktidar... Zamanında birileri yol yapmadı yahut yol yapmaya kalkıp yıllarca o işi eline yüzüne bulaştırdı diye, bir gün o yolları tamamlayan, yani başka deyişle devletin asli görevini hizmet taşımayı yerine getireni avuçları patlayıncaya kadar alkışa boğma hastalığı var. İlginç.

Kendimden bir örnek vereyim. Düşünsenize, ben öğretmen olarak dersimi veriyorum ve dersin sonunda her seferinde sınıftan bir alkış kopuyor ve "hocam bize ders anlattınız, sağ olun" diye teşekkür ediliyor bana. Tuhaf değil mi?

Bakkalda ya da manavda alışveriş sonrası "teşekkürler, o çikolatayı ne güzel sattınız" veya "iki kilo elmayı tartıp ne güzel de sattınız" desek komik durmaz mı? Ama satamayan var mı diyeceksiniz? Satmaya çalışıp sizi tezgaha getirenlerden mi bahsedeceksiniz yoksa? Doğrudur öyle esnaf, öğretmen, milletvekili ya da herhangi bir meslek erbabı her türlü vardır. O zaman işini yapmayan ya da kötü yapanı ısrarla konuşalım, işaret edelim daha çok. İşini normal yapanı motive etme amaçlı övmek yerine buna odaklanalım. İki çift güzel laf duymak herkes ister muhtemelen ama en basit işi yaparken bile "adam çalışıyor aga" diye diye belki de çıtayı düşürüyoruzdur. O insanları buna alıştırıyor ve performanslarını normal seviyede seyrettiriyoruzdur. Kim bilir?

Bir de böyle bakmak gerek hadiseye.


Cuma, Aralık 19, 2014

That's not fair


Bir öğretmen olarak hem MEB'de hem de ülkenin genelinde yaşanılanlara bakınca Charles Bukowski'nin sözü geliyor aklıma...

"İnsanlar adaletsizliği sadece kendi başlarına gelince düşünüyorlar."

İstisna kaldı mı? Sanmam.

Ben de bir insanım, bu satırları okuyan sen de öylesin. Ne kadar adiliz? Ne kadar haksızlık karşısında her koşulda tepkiliyiz?