- "Hayır Olric. Yüreğinde bir yer açıp oraya oturttuğun her kimse, seninle birlikte gider her yere..." (Oğuz Atay - Tutunamayanlar)
Salı, Şubat 21, 2012
Gözden Uzak Gönülden Her Daim Uzak Olmaz
- "Hayır Olric. Yüreğinde bir yer açıp oraya oturttuğun her kimse, seninle birlikte gider her yere..." (Oğuz Atay - Tutunamayanlar)
Pazartesi, Nisan 04, 2011
Önemli Olan Benim Atmam

Sercan Kayseri’ye atıyor, gol sevincini abartıp sarı kart görüyor. Burak Yılmaz’ın 12 sarı kartı içinde abartılı gol sevinçleri ciddi bir yekün tutuyor. Cem Sultan, A2 Ligi’nde attığı golde formasını çıkarıp karta davet yapıyor. Batuhan cezalı duruma düşme pahasına Manisa maçında formasını çıkarıyor. Önceki gün de aynı hareketleri Ankaragücü önünde tekrarlıyor. Bahsettiğimiz adamların hepsi milli golcüler…
Ben artık bu garip kartları sorgulamayacağım, sadece golden sonra formasını çıkaran tüm oyunculardan bir ricada bulunacağım: Lütfen maçlardan sonra önünüze mikrofon uzatıldığında “Önemli olan gol atmam değil, takımımın kazanması” demeyin. Madem gol attığınızda iki baş parmağınızla isminizi gösteriyor, arkadaşlarınızı ite ite başkana koşuyor, cezalı duruma düşme pahasına forma çıkarıyorsunuz; “Önemli olan benim atmam” diyerek bari dürüst davranın. Emin olun o cümle, bu yaptığınızdan daha sahte durmayacak.
Pazartesi, Mart 21, 2011
Deplasman Yasağı Yerine

Derbinin çirkin rakı şişesi konusunu, derbinin güzel konuğu Toshack’ın ağzından dinleyebildiniz mi bilmiyorum. Dün gece CNN Türk’e konuk olan Galli teknik adama, “derbilere rakip taraftar getirilmeli mi” sorusu yöneltildi. Toshack’ın cevabı manidardı: “Derbiye rakı şişesi getirilmese daha güzel olmayacak mı?”
Uğur Meleke'nin "Derbide Şaşırtan 10 Şey" başlıklı yazısından alıntıdır.
Perşembe, Ocak 06, 2011
Bu Ülkede Futboldan Soğumak İçin Sebep Çok Aslında
"...Başkanlar Galatasaray'ın yeni stadını gezerken", Galatasaray atkısı açan mesai arkadaşının yanında Fenerbahçe atkısı açan Fenerbahçeli işçinin görevine son verildi.Bu olay üzerine medya ya da internet siteleri ne tepki vermiş ya da vermiş mi diye nette dolanırken Ekşi Sözük'teki şu entryi rastlamam...
Bunu okuyup da sinirlenmeden, hatta sövmeden durabilen varsa helal olsun. Ne diyeyim başka?
Kontrolü yazıda da kaybetmemek için sözü burada sanırım Cem Dizdar'a vermek lazım. Çok güzel değinmiş hadiseye.
"Bir emekçi, sadece tuttuğu takımın atkısını açıyor diye işten çıkartılıyor... Sanırım bu olayın gerisinde, stadyumları 'mabet', kutsal bir yer olarak tanımlamak yatıyor. İnsanların hayatlarında kutsal değerler vardır elbette ama her şeyi bir kutsal haline dönüştürünce bir akıl tutulması yaşanmaya başlanıyor.
Düşünsenize, Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ya da diğerleri için kutsal yerler, statlar, renkler yaratılıyor. Sanırım bu da insanların akıl sağlığını zorluyor.
"Madem Türk Telekom Arena o kadar kutsal bir yer olarak görülüyor, o zaman Yıldırım Demirören ve Aziz Yıldırım o çimlere neden bastı?" sorusu geliyor insanın aklına ister istemez.
Şimdi o stadyumun yapımında emeği geçen herkes Galatasaraylı mı? Orada bir çok farklı siyasi görüşten, farklı takım aidiyetlerinden insanların emeği var. O Fenerbahçeli işçi arkadaş, Galatasaraylı arkadaşıyla birlikte atkı açtıysa bundan ne gibi menfi bir sonuç çıkabilir? Bunun kime zararı var? Bir adam çalıştığı yerde, "Buranın yapımında benim de terim var" dediği bir yerde kendi kavlince bir gülücük bırakmaya çalışıyor hayatına, hayatımıza... O iki işçi yan yana emek harcayıp o stada gidecekler için birlikte çalışmadı mı? Aslında mesele futbola bir oyun, kültür ve mizah olarak bakabilmekte. Futbol mizahtan uzaklaşınca paranoyak-şizofrenik tutumlar ortaya çıkıyor. Bu olay, Ahmet Kaya’nın şarkıda söylediği gibi “Nereden baksan tutarsızlık” durumu. Düşün ki, bu hastalıklı hal üzerine biz bile bir şeyler söyleyerek birbirimizi hasta ediyoruz... Ve devamında hastalık çığı gibi büyüyor!"
Sen Çok Yaşa Lefter!
"...1964′te, yani futbolu bıraktığı sene, bir diğer deyişle Beyoğluspor’un 1. Lig’i terk etmek zorunda bırakıldığı sene, aynı zamanda da bu toprağın bir sürü çocuğunun zorla ülkenin dışına sürüldüğü sene çektiklerini, verilmeyen 50. kez milli olma madalyasını, teknik direktör olarak Güney Afrika’ya gitmek istediğinde çıkarılan zorlukları, 1980′lere kadar kulübe yapılmayan üyeliğinin, o zaman da indirimli “bilmemne grubu” tarifesinden değil de en zamlı tarifeden yapılmasını istese hatırlar da, beyefendidir o, güzellikleri anar sadece. Onu Lefter yapan ne devletin madalyasıydı çünkü, ne de birilerinin lütfu, onu Lefter yapan Fenerbahçe’ydi, tüm Türkiye’nin sevgisiydi. Birileri onu yok saymaya kalktığında bile, o herkesin Lefter’iydi."Pazartesi, Kasım 08, 2010
Miroslav Stoch
"… 45+1’de Erkan’ın salladığı ayak sertçe Stoch’a geldi, ama Slovak oyuncu (tribünün de yoğun tepkisine rağmen) durmayıp hücumuna devam etti. Orta sahadaki basit bir taç atışında bile alenen hakemleri kandırıp menfaat sağlamaya çalışan oyuncuların, (hatta bazı kerli ferli takım arkadaşlarının) Stoch’un bu davranışından öğrenecekleri çok şey var. Umarım kenarda bu pozisyonu iyi izlemişlerdir."Salı, Kasım 02, 2010
Tribünler Bitmesin
Endüstriyel kültürün taşeronluğunu yapan yönetici kisvettelerinin yarattığı bir hüzün hikayesi bu. Pençesini vahşice futbola ve taraftarlığa saplayan bu kültüre seyirci kalmak, bugünlerde hissetiğimiz tribün erimesinin ana sebebidir aslında. Aşağıdaki yazı, aslında bizlere ait değerlerin nasıl yok edildiğinin açık bir göstergesi.Bir zamanlar Kocaelispor vardı bilirmisiniz ?
En son 2008-2009 sezonunda Süper Lig'de boy gösteren Kocaelispor, şimdilerde amatör lige düşürülmek üzere.
Türkiye’de eşine az rastlanır bir birliktelik içindeyken , şimdi ise dağılım sürecindeler. Bir kentin takımı olma özelliğiyle öne çıkan , halkı tarafından sahip çıkılan bir kulüptü Kocaelispor. Şimdilerde ise taraftarı ve halkı tarafından yeteri kadar sahip çıkılmayan kenara itilmiş bir yalnızlık içindeler. Taraftara da suç atmamak lazım aslında, zamanında tek tribün kültürünü yaşatan birliktelik içinde olan Hodri Meydan hala yılmadan takımlarını destekliyor fakat onların da tadı tuzu kaçtı , hevesleri kalmadı. Onlar da git gide yok oluyor.
Şöyle bi' baktığımızda sanayisiyle önde olan bir kentin takımının nasıl yalnız kaldığı çok fazla düşündürücü. Kentin ileri gelen iş adamları olsun, halkı olsun, onlar da bu köklü kulübü bir başına bırakıyor. 10 yıl öncesine dönecek olursak taraftarın hırslandırma görevi, takımına sonuç ne olursa olsun sahip çıkma , o ruh aşılama bilinci ve kentçilik fazlasıyla kendisini gösteriyordu. Fakat onlar da gün geçtikçe futbolu ele geçiren; günümüzde karşımıza sık sık çıkan endüstriyel futbolun tuzağına düştüler. Gerek yönetimdeki insanlar, gerek kulübe yakın insanların rant peşinde koşması, kendi kişisel hırsları, menfaatleri uğruna taraftarları müşteri gibi görmesi, onlara sahip çıkmamasıyla beraber kötü bir yönetim, günü kurtarma çabaları bu sonu hazırlamış gözüküyor.
Şimdilerde borçlarla pençeleşen bu kulübe birileri sahip çıkmalı. Bu kentin benimsemiş olduğu, lider özellikli biri ile ve tabii ki taraftarın desteğiyle olur. Ama bu takım eski günlerdeki gibi desteklenmeli, sahip çıkılmalı. Bunun yanında inanç yitirilmemeli. Çünkü bu takım, bu taraftar ve bu şehir bunu hak ediyor. Şimdi ayağa kalkış, sağlam duruş ve hedef doğrultusunda ilerleme zamanı. Uyan Kocaeli tren kaçıyor...Uyan Türk tribünleri, herkesi aynı son bekliyor.
Çarşamba, Eylül 29, 2010
Alex Uzmanı

"...Hafta içindeki Sabah Gazetesi Spor sayfalarında Alex değerlendirildi. Şimdi Bugsaş'ın teknik direktörü olan ama Alex ile birlikte beş sezon geçiren Önder Özen'in ilginç bir yaklaşımı vardı. Özen, Alex'in maç sonuna kadar oyunda tutulması gerektiğine inanıyor ve "Çünkü son bölümlerde fizik gücü rakiple aynı seviyeye geliyor ve daha etkili oynuyor" diyordu. Kasımpaşa karşısında, Alex'in tabelaya etki ettiği dakikalara baktığımda bunu hatırladım. Futbolun asla bizim seyrettiğimiz gibi olmadığını bir kez daha anlayarak, bu işin profesyonellerinin detaylarda yakaladıklarına bir kez daha saygı duydum."
Cuma, Eylül 03, 2010
Yoru(m)cular

“Bobo, Alex’in arkadaşı olduğu için penaltıyı kaçırdı”, “Murat Şahin’in yediği gol şaibeli”, “Keita, F.Bahçeyi şampiyon yapmamak için bilerek gol atmadı”, “Bakalım bu kadar gol kaçıran Sercan gelecek yıl nerede oynayacak?”
Hani n’oldu bu iddialara? Bobo Beşiktaş’tan gönderildi mi? Murat Şahin futbolu bıraktı mı? Keita, daha az paraya transfer mi oldu? Sercan, F.Bahçe’ye transfer oldu da bizim haberimiz mi yok?
Ne olduğunu söyleyeyim; ayrı kanaldan akarak bu iddiaları ortaya atan yoru(m)cularımızın hepsi aynı TV kanalında buluştu. Hem de çok iyi bir nakit akışını garanti ederek."
Çarşamba, Temmuz 14, 2010
Tribünlerin Ruhu

Pazar, Mart 14, 2010
'Son 9' Analizi
Lâkin 139 milyon euroluk Bordeaux kafaları karıştırıyor; hele de G.Saray-F.Bahçe ikilisinin market değerlerinin 120-130 milyon aralığında seyrettiğini görünce... Bordeaux gibi Porto da aşağı yukarı G.Saray-F.Bahçe paraları harcanarak kurulmuş ve Portekiz ekibi tam 4 sezondur üst üste gruplardan terfi etmeyi başarıyor."
Mâlumunuz, Turkcell Süper Lig’in ilk 4 sırasını işgal eden 4 teknik adamdan henüz hiçbiri, takımlarıyla Ağustos’tan Mayıs’a bütün bir sezonu tamamlamış değiller!"
"...Bu 9 takımın başarısını sadece birkaç parametreyle açıklamaya çalışmak tabii ki yetersiz kalır. İçlerinde altyapıda harika işler yapanı da var, transferde mucize paralar kazananı da... Ama sanki Türk kulüplerinden daha fazla gözüken özellikleri, tek kelimeyle özetlemek gerekirse: “akıl”..."Cuma, Ocak 15, 2010
Sağlı Sollu Güzel Yazı
Bu yazının başlığının "manidarest" olmasını bekleyenler avuçlarını yalarlar, yalasınlar, hatta yalayın hemen bakayım...
Bu gereksiz esprinin ardından mevzuya geçelim; bugüne dek "Sevdiğim Yazılar" etiketli yazılarda genelde gazete köşelerinde rastladığım yazılara yer vermiştim. Bu kez bir değişiklik yapıyorum ve bugün okuduğum eğlenceli ve güzel bir yazının bir kısmını alıntılayarak buradan paylaşıyorum.
"...Fener'in eski topçuları ekseriyetle Fener'in arkasından konuşuyorlar. Başkan bir yandan kendi döneminde oynamamış eski topçulara enavi çeşit kıyak yapıyor, adlarını sağa sola veriyor, kulübün gediklerine yerleştiriveriyor onları, hoşumuza gidiyor bu tavırlar (Müjdat Yetkiner'i mesela onursal başkan yapsalar kulübe bir dakika düşünmem, sadece alkışlarım). Bir yandan da kendi döneminde, kendi elleriyle getirdiği topçuları kovmaktan beter ediyor, naklen yayın ihalesinde mola isteyen Türk Telekom yöneticisi gibi boncuk boncuk terletiyor, aklını alıyor sabi sübyanların. Hele de hukuk âleminin Harry Potter'ı Şekip Mosturoğlu'nu (ama gerçek benzemiyor mu?) da arkasına aldıktan sonra, bambaşka bir güce kavuştu yönetimimiz ve başkanımız. Allem ediyoruz kullem ediyoruz, takımımızın en eski, en sembol, en düzgün, en "bizim oğlan" çocuğunu bile küstürüyoruz. Burada ulusalcı-polemikçi-leş köşeyazarı kimliğine bürünüyoruz: Semih Şentürk'ün adını dolar işaretiyle yazan "güldürükçü" forumcular, Başkanbahçeciler, size soruyorum; Semih Şentürk'ü de küstürdükten sonra kime sarılacağız biz, yok ya olursa, çoluğumuza çocuğumuza hangi doğuştan Fenerbahçeli'yi göstereceğiz işaret parmağımızla? Elli yıl sonra yeni bir stadyum yapıldığında Ümraniye sırtlarına, Alex de Souza'nın adını mı vereceğiz? Soru beyhude aslında değil mi, siz ona da "Aziz Yıldırım Stadyumu" dersiniz."
Papazın Çayırı ekibinden Rehavet yazmış. Gerisi ahanda burada.
Salı, Ekim 06, 2009
Ayarsız Enerji
Hakan Yaşar yazmış yine, birçok ilginç noktaya değinmiş. Bir iki cümleyle değil, bayağı uzun bir alıntı olacak bu sefer ama, kayda değer bir yazıdır...İstanbul ve Ankara’nın göbeğindeki hesaplı kavgalar ‘marka’yı lekeledi.. Akil adamların çenesi düştü. Mesele ise hakeme, hocasına ve başkanına küfreden taraftar kod adlı holiganların enerjisini doğru yöne çekememek
İNSAN geçen hafta yaşananları görünce TV’deki dizilerin neden reyting rekorları kırdığını daha iyi anlıyor.. Öyle şeyler yaşıyoruz ki tam Aziz Nesin’lik... Yaz yaz bitmez.. Mesela; İstanbul ile Ankara’nın göbeğinde tribün faciaları yaşanıyor. Taraftar polisi dövüyor. Amigoya dayak atılıyor. Çifte kupalı başkana ’yeter’ çekiliyor. Ve memleketten bir sürü değişik olay..
KISACASI futbol alemi çıldırmaya hazır bir ordu gibi. Kolay tahrik oluyor. Biri ’gak’ dese, diğeri ’guk’ diyor. Üstelik bu terör estiren, birbirine vuran, sıradan tribündeki çapulcular değil.. Adam gibi adamlar bile arıza veriyor...
İKİ hafta önce “Hakem konuşmam” diyen Rijkaard’ın (Ara not: G.Saray’a çağ atlatacak, vizyon getirecek diyenler şimdi sallıyor) Aydın’a atılan tekmelere isyan ederken 4. hakeme nasıl itiraz ettiğini gördük... Rıza Çalımbay, ilk yenilgide “Kayseri takımı yerden kalkmadı” diyor. (İnönü’de koro halinde ’yatma’ tezahüratı yapılmıştı, bu konuda belli ki sabıkalı) Tolunay Kafkas’ın yanıtı da yaratıcı.. “Ben öyle talimat vermedim..” Yerseniz!
MESUT Bakkal.. Bu ülkenin yeni nesil değeri. Övdüğümüz, beğendiğimiz birisi. Futbol çok iyi bilen Manisalılar, teknik direktörden daha teknik direktör oldukları için taktiğe isyan ettiler. oyuncu değişikliklerine kızıp küfrettiler hocalarına.. Bakkal da kızdı; “Hadinizi bilin” diyerek ‘İstifa’yı bastı.. Kabul edilmedi fakat durum hakikaten vahim...
UYGUN da istifa etti.. 98 haftalık bir çınar devrildi. Bir veda mesajı var ’Kurtlar Vadisi’ tadında.. (Sahi İnönü’deki manzara neydi öyle, yuh artık) Giyotinle girmiş, celladla çıkmış. Yahu arkadaş, futbol litaretürüne dini ‘Laila’yla karıştırıp soktun anladık da, bu cellat ne...
MECNUN Başkan kelleni aldı da haberimiz mi yok. Gerçi, sen ‘şişman’ egonun kurbanı oldun. “Ben, ben ve ben” dedin hep, takımı toptan değiştirdin. Sonuç ortada. Yeni hayatında başarılar hocam, umarım ders almışsındır.
AKİL adamlar böyle olursa cemaat nasıl davranır ki? Onlar da cin akıllı. Es-Es’in efsaneleşen tribün grubu penaltıyı vermeyen Selçuk Dereli’yi kibarca tribüne davet etti.. “I Love You Selçuk” dediler. Özetlerde gördüm aynı adamlar birbirine Mike Tyson kesilmiş yumruk atıyordu. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.
Hakan Yaşar / Vatan
Salı, Eylül 29, 2009
Keita Uçtu Alex Dokundu

"Bu hafta cevaplarım net ve basit. Alex, neticede Güiza içine etse de öyle iki pas attı ki..İlk pası 55’inci dakikada attı, yanımdaki deftere not düştüm. İkinciyi 78’de attı, yine deftere uzandım. Galatasaray-Eskişehirspor maçında Keita o “gerçeküstü çalım”ı Numaralı’nın önünde, az ilerimde attı. Keita’nın uçuşunu seyrederken, Alex’in ipince pasını düşünürken “Futbolu sadece bu küçük anlar için seyrediyorum galiba” dedim kendi kendime. Futbolun neredeyse sanat eserine dönüştüğü anlar. İşte bu yüzden vazgeçemiyoruz. Varabildiği tek mantıklı açıklama budur."
Kanat Atkaya / Hürriyet
Perşembe, Eylül 03, 2009
Güçlü Ordu?
"Herkesin kırmızı çizgileri var: Ben de lig haftasının bölünmez bütünlüğü konusunda hassas futbolseverlerdenim. Yedi gününün dördünde maç oynanması, futbol fesadına yol açar. Söylemekten, söylenmekten bıkmayacağım. İçişleri Bakanlığı’nın ‘ideolojik’ pankartları yasaklayan genelgesinin yayımlandığı hafta, her ev sahibinin elinde ‘Güçlü ordu, güçlü Türkiye’ pankartı. Bu, ideolojiden sayılmıyor. Herkes Daum gibi resmi ideolojinin bendesi mi olmak zorunda?"Tanıl Bora (02/09/2009 – Radikal)
Çarşamba, Ağustos 19, 2009
Fenerbahçe’yi Seyretmenin Bedeli

Fenerbahçe Spor Kulübü’nün bilet fiyatlarıyla ilgili yaptığı kamuoyu açıklamasının girişi söyle:
“55,00 TL’lik bilet bedelinden %10 Biletix, %18 KDV, %10 Federasyon payı, %7 sair olmak üzere toplam %45 kesinti uygulanmaktadır. Bu zorunlu kesintilerin toplamı 24.75 TL’dir. 55.00 TL olan bilet ücretinden Fenerbahçe Spor Kulübü’ne kalan meblağ 30.25 TL’dir.”
Bu açıklamayı aklımızda tutalım ve başka bir açıdan bakalım:
Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı’nın en ucuz koltukları aslında en pahalı olanlar. Mesela localar. Orada maç seyretmek bedavadır. Çünkü o localar genelde şirketler tarafından alınır. O şirketin misafirleri, yöneticileri ellerini kollarını sallayarak tribünün altındaki otoparklara girer, şirket bütçesinden alınan içkiyi, fındık fıstığı tüketirler.
Yani loca o taraftara bedavadır. (Kale arkası ise 55 TL. O bileti şirket almaz. Yol ve azık parasını da şirket vermez. Aksine, bazen maça gitmek çalıştığınız yerle aranızı bile bozabilir...)
Şimdi Fenerbahçe yönetimi “Bana ne ben cebime giren paraya bakarım. Parayı kim veriyorsa verir” diyecektir haklı olarak. Doğrudur.
Aynı mantıkla 55 TL’Lik kale arkası bilet için yaptıkları açıklama da o taraftarı ilgilendirmeyecektir.
Taraftar da “Kim ne kesiyorsa kesiyor, ben cebimden çıkana bakarım diyecektir.” Çok hem de çok haklıdır.
Peki sonra!
Bu tartışmaların ardından gerçekten yüksek bilet fiyatlarına rağmen Fenerbahçe büyük bir başarı sağlayarak Sivas maçında tribünleri doldurdu. Sonrasında seyirciye teşekkür edildi. Seyirci de stattan hele de Dos Santos’un muhteşem golünün keyfiyle ayrıldı.
Bu da çok güzel...
Peki stadı dolduran kimlerdi?
Bir seferlik paraya kıyıp özlediği takımıyla kucaklaşmaya gidenler mi? Yoksa yeni bir müşteri grubu mu?
Türkiye’nin içinde bir İsviçre var. 6-7 milyon kişilik bir topluluk bu. O standartta yaşayan.
Ancak ülkenin içinde Kenya da var.
Fenerbahçe Cumhuriyeti, ülkedeki İsviçre’ye hitap etmeyi seçtiyse, taraftar portföyü açısından uzun vadede bu bir sorundur. Halbuki daha geniş bir yelpazede bir fiyatlamayla işi çözmek mümkündür.
200 TL’Lik bir bileti 230 TL yapmak oraya gelen adam için sorun olmaz.
Ama 25 TL’lik bileti 55 TL yapmak oraya gelen adamın bütçesini yıkar. Taraftar/seyirci/müşteri kaçar.
Dolayısıyla Fenerbahçe Stadı’nda 10 TL’lik koltuk da 500 TL’lik bilet de olabilir. Bunu yapmadan, garip ve acıklı servet paylaşımımıza uygun bir düzen kurmadan, halkın takımı sıfatını hak etmek pek mümkün değildir.
Sonuç olarak, kuşkusuz etraflıca düşünülmüştür, ama bu konuyu bir kez daha düşünmekte uzun vadede yarar var.
Not: Kulübün açıklaması şöyle bitiyor.
“Hep Destek Tam Destek” sloganımızın gerçek sahibi Fenerbahçelileri, belli kişi ve kişilerce kulübümüzü yıpratmayı hedefleyen, tahrik ve tahrip içeren bu asılsız iddialara karşı daha duyarlı olmaya davet ediyoruz.”
Yapmayın! Etmeyin! Şahane bir stat, keyifle gidilecek bir ortam, Aykut Kocaman’ın Sportif Direktörlüğe getirilmesiyle tamamlanmış örnek bir profesyonel yapı. İyi bir takım...
Ama yine aynı hamaset...
Bu niye bitemiyor?
Mehmet Demirkol - Milliyet
Cumartesi, Kasım 15, 2008
"Arsenal İngiliz Kalmalı"
Hürriyet Spor Editörü Mehmet Arslan, 11 Kasım Salı günü şöyle yazmış köşesinde. Beğendik yazısının bu bölümünü, buraya taşıyalım istedik "Sevdiğim Yazılar" kategorisi altında."Arsenal bir İngiliz kulübü. Arsene Wenger, İngiliz kulübü Arsenal'in Fransız menajeri. Ve bu Fransız menajer, önüne milyonlarca sterlin transfer bütçesi koyacak olan bir Rus'un kulübü satın almasına hayır diyor.
Bir Fransız, bir İngiliz kulübünün, bir Rus'a satışına, "Arsenal İngiliz kalmalı" diyerek karşı çıkıyor. Ama bir Türk teknik adam, başka bir Türk teknik direktörün kovulduğu kulübe koşa koşa gidiyor. İngiltere Premier Ligi işte bunun için değerli.
Ve anlamlı tabii.."
Güzel bir açıdan yaklaşmış Mehmet Arslan. Elbette ki Wenger'in Arsenal'i zamanında takımdaki İngiliz oyuncu sayısının azlığı nedeniyle tartışma konusu olmuştur ama burada Wenger'in Endüstriyel futbola karşı takındığı tavır takdire şayandır. Umarım yan çizmez bu duruşundan.
Perşembe, Kasım 13, 2008
Yes We Can

Böyle rüyaya böyle proje
Obama başkan seçildi diye bayram eden var. Bu tarz bir histerik sevinç durumlarına bir de 'Michael Jackson Müslüman oldu' haberleri yayınlandığında tanık olmuştum.
Gezegenin başında 'Hüseyin' isimli birinin olmasının, bu kişinin ayrıca 'Demokrat' olmasının, ayrıca Cumhuriyetçi eküriye dönük müthiş bir tepkinin göstergesi olarak açık ara başkan seçilmesinin önemi büyük elbette. Ancak Hıristiyan olduğunu defalarca telaffuz etmiş, İran ve Venezuela ile önkoşulsuz görüşme yapabilecek, fakat Pakistan'ı da hiç çekinmeden vurabilecek olan bir 'Hüseyin'den bahsediyoruz; en yakın adamı, George Bush'un İsrail tarafgirliğini az bulup eleştiren bir İsrail aşırı sağı mensubu: Rahm Emanuel.
'Bir siyahın başkan seçilmesini' Amerikan demokrasisinin 'mükemmelliği' hanesine yazanları da anlamadığımı söylemeliyim. Bu kadar mükemmel idiyse bu demokrasi, bir siyahın başkan seçilmesi için neden bu kadar çok yılın geçmesi gerekti, diye düşünüyor insan. Bir siyahın başkan olmasına yönelik bu sevinç, üstü kapalı da olsa, Türkiye'deki pek çok kimsenin 'Bir siyahın başkan olması büyük bir olay' diyen McCain ile aynı dalga boyunda olduğunun göstergesi.
İşin doğrusu, son yılların Bush ABD'sinin yarattığı antipatiyi bir anlığına unutursak, bize öğretilen Amerika'nın bir siyahı da, bir kadını da çoktan-çok evvelden-epey önce başkan yapması gereken bir Amerika olduğunu hatırlarız. Çoğulcu, çok kültürlü, öz-hakiki demokrasinin postmodern Amerikan lansmanı düşünüldüğünde fazlasıyla geç kalınmış bir hikâye bu. Geç kalınmış bir hikâye, o kadar ki, bende yeni bir şey olmuş duygusu bile uyandırmıyor. En iyisini Hollywood sayesinde binlerce kez izlemişiz. (Morgan Freeman 'Deep Impact/ Derin Darbe'de babalar gibi President Tom Beck idi sözgelimi, hakeza son derece 'cumhuriyetçi' bir dizi olan 24'ün başkanını da bir siyah olan Dennis Haysbert canlandırıyordu.) Haydi bunları geçelim; biz Zemeckis ile zehirlenmiş bir kuşağız, Zemeckis'i geçebilir miyiz? O ki, bırakın derilerin rengini bir yana, pek hayati bir durum olan IQ farklılığını bile aşan bir demokrasi hikâyesi sunduydu önümüze. Saf bir Amerikalı adamın, Forrest Gump'un nerelere kadar uzanabileceğini; Amerika'nın sunduğu fırsatlar sayesinde düşük zekâlı bir adamın bile ne kadar çok başarı kazanabileceğini seyredeli yirmi yıl oldu.
Amerikan demokrasisi 'şimdi' gerçek olduysa, yıllardır anlatılan neydi?
Amerika demek, ten, ırk, din ve sınıf farklılığının üstesinden gelemeyeceği bir 'fırsat eşitliği', 'iste, azmet ve çalış' sloganları üzerinde yükselen bir 'gerçek' ise zaten, Obama'nın başkan olması neden o kadar sevindirici bir 'ilginçlik' oluyor?
O halde bu sevinci bunca zamandır dünyaya anlatılan Amerikan hikâyesinin koca bir yalan olduğunun kanıtı olarak da görebiliriz. Olayın hikâyeyi anlatana bakan bir yönü olduğu kesin şüphesiz. Onun aydınlanması 'biz anlatırken hiç inanmıyorduk, ama demek ki belli bir süre tekrar edilen hikâye, bir süre sonra, yalan da olsa gerçek oluyormuş' üzerinden...
Yalan gerçek oldu. Amerika, tam da yenilenmeye, eski hikâyeyi ısıtmaya çok ihtiyaç duyduğu bir anda, kontekste uygun bir tekst olarak, büyük 'anlatısını' destekleyecek Obama'yı başa geçirdi. Dünyanın Müslüman yakasında oturan bizler de bu sonuca anlam yüklüyoruz, yükleyelim. Ama bu kadar çok sevinmeli miyiz, emin değilim.
Zira, 11 Eylül itibarıyla ABD'nin 'öteki'si 'siyahlar' değil. Hatta yeni 'öteki'nin 'Müslümanlar' olması dahi, merkezi siyahlara açan bir etken. 2002 Oscar ödül töreninde, aynı gece siyah kadın oyuncu Halle Berry'den sonra, ikinci bir ödülün daha bir siyaha gitmesine hayli şaşırmış görünen Denzel Washington, küçük heykelini kucaklarken 'Bu işte bir iş var!' demişti gülerek. 'Şimdi gerçekten şüphelenmeye başladım.' mealindeki sözünü kaç kişi hatırlar bilmiyorum. Bildiğim, seçim sonucunu hâlâ sevindirici ve ilginç buluyorsak, dünyaya verilen Obama ödülünü kucaklarken Denzel kadar şüpheci olmakta fayda olduğu.
not:fotoğraf benden.. Nihal Abla'ya sallamayalım o konuda..
Cuma, Eylül 26, 2008
Bu fiyata bilet satmak ayıptır!
Prensip olarak televizyonda söylediklerimi yazıya taşımamaya çalışırım. Aynı sakızda debelenmeyeyim diye. Ama bu sefer konu ciddi ve söz uçar diye korkuyorum. Bülent Timurlenk blogunda değindi ilk. Ben de Futbol Ekstra’dan kaldığımız yerden devam ediyorum ve Türkiye’deki bilet fiyatlarını, futbolun giderek pahalı bir zevk haline getirenleri bir de rakamlarla ‘teşhir’ ediyorum.
İki paragraf ekonomi yazısı kıvamında gidelim. Önce ‘Üç Büyükler’in bilet fiyatlarına bakalım, sonra da Türkiye’nin ortalama aylık gelirinin (olmaz ya) hadi 1000 YTL (~550 avro) olduğunu varsayalım. Fenerbahçe, Gençlerbirliği maçının en ucuz biletini 44 YTL olarak açıkladı. Yani 24 avro. Beşiktaş-Gaziantep maçının en ucuz bedeli 19 avro (35 YTL), Galatasaray ise lige 27 avroyla başladı (50 YTL), sonra tribün dolmayınca 16.4 avroya (30 YTL) çark etti. ‘Üç Büyükler’in ucuz bilet ortalamasını 20 avro sayarsak, ayda iki maça gidebilmek için ortalama gelirin yüzde 10’unu ayırmak zorundasınız demektir.
Şimdi Avrupa’yla kıyas edelim. Kriterimiz maç günü ‘kazığı’ değil müdavim taraftara
sunulan en ucuz bilet fiyatı. Dünyanın en pahalı liginin en pahalı takımı Man. United’ın bileti
20 avro. Ayda iki maçın aylık gelire oranı yüzde 2’yi bulmuyor. Arapların sonsuz bütçesine teslim olan Manchester City ise Robinho’yu izletmek için 27 avro istiyor. 16 yaş altı taraftarlar için bu 12 avroya düşüyor. Zenginler kulübü diye bilinen Chelsea’nin kale arkası 44 avro.
Ama onlar da ‘Gençler için 19 avro yeter’ diyor. Liverpool’da baba-oğul paketi maç bileti 35’er avro. Baktığınızda hiçbir biletin aylık ortalama gelire oranı yüzde 2’yi bulmuyor. Üstelik genç ve öğrenci indirimi var ve pek çok takımın Avrupa Kupası biletleri daha ucuz. Hadi orası İngiltere, futbol orada ezeli beri işçi sınıfı sporu. Peki ya diğerleri... Kısa bilgiler verelim. Bayern’in en ucuz bileti 5 avroya kadar düşüyor, Stuttgart çocuklara 7 avroya bilet satıyor. Schalke 10, Dortmund 12 avro diye belirlemiş rayici. Yine orada da aylık gelirin yüzde 2’sini bulmuyor maliyet. Devam edelim. Barcelona’nın en ucuz bileti 24, Real Madrid’in 20 avro. Milan 13 avroya Kaka, Pato, Ronaldinho’yu izletiyor. Mourinho-Ancelotti kapışmasını 22 avroya izleyebileceksiniz. Üstelik İtalya’da da Avrupa maçları daha ucuz. Üstüne üstlük bütün bu ülkelerde gençlere, öğrencilere indirimli biletler var. Eee...
Şimdi sadede gelelim. Görüldüğü üzere, oranlara bakarsanız Avrupa’da bizim kadar
pahalı bilet satan yok. Neden? Biz daha mı zenginiz? Statlar daha mı konforlu? Toplu taşıma olayı çözüldü mü? Arıyorum, tarıyorum, hakikaten bir tanecik olsun makul neden çıkar mı? Ben bulamıyorum. Tek vaatleri var: Ölümüne sevdiğiniz takımın fiyatı bu diyorlar, yerseniz... Aşkın karşılığını ancak tek taraflı öderseniz görürsünüz... Ne oluyor peki? Maçın bitmesine 10 dakika kala arabası trafikte kalmasın diye stadı terk eden, yağmurda, çamurda kombinesine rağmen evde televizyon başını tercih eden, parasının karşılığı göremeyince homurdanan, karşılıksız değil karşılığını ödediği için, ödediği kadar seven ve parasının karşılığını talep eden bir seyirci tribünleri dolduruyor, daha doğrusu dolduramıyor.Oysa futbol yoksul sporu, en çok da orta alt sınıfın eğlencesi, umudu. Ama belli ki onlaryoksulları, dar gelirlileri tribünde istemiyorlar.
Sol bek, sağ açık olarak girebilirler belki o mabede, ama tribünlerde biraz zor otururlar.
Hiç unutmuyorum. Bir Fenerbahçe-Rizespor maçıydı. 6-0 kazanmıştı Sarı-Lacivertliler.
Rahmetli Kayhan Kaynak televizyonların bile çekemediği, 40 metrelik bir füze fırlatmıştı.
O maça gitmekle, o golü görmekle övündüm yıllarca. Yatakhane arkadaşımın kompozisyon ödevini yapıp kazandığım paralarla almıştım bileti. Ailemden hiç maç parası istemedim.
Harçlıklar yetiyordu. Şimdi 16 yaşında bir yeğenim var, Tutku. Neyse ki futbolla ilgilenmiyor kızcağız. Gündeliğinden artırdığı para sinemaya, tiyatroya zar zor da olsa yetiyor. Ama asla Fenerbahçe’yi, Galatasaray’ı, Beşiktaş’ı izlemeye değil...
Perşembe, Eylül 04, 2008
Sıra kimde?
“Başkan daha çok direkt, açık ve net konuşmayan insanlar ile konuşmayı seviyor. Ama ben öyle değilim. Her zaman açık konuştum. Bu yüzden benimle son dönemlerde konuşmadı...”
Ne diyor Kezman? Başkan ona biat etmediğim için benden hoşlanmadı...
“Yıldız futbolcular ile iyi anlaşamayan bir yapısı var başkanın. Başarılı ve büyük insanlar ile başkan çalışamıyor. Bu tür durumların kendi egosuna zarar verdiğini düşünüyor. Kendi pozisyonunu kaybedebileceğini düşünüyor ve farklı davranmaya başlıyor. Kötü biri değil, ama bazen bazı oyuncuların popüler olmasından ve büyümesinden çekiniyor. Bunu görünce de onları aşağıya çekmeye çalışıyor ve problem başlıyor...”
Ne diyor Kezman? Başkan en büyük ve en çok sevilen olmak istiyor. Başkalarının sevilmesine dayanamıyor. Sevilen insanların Fenerbahçe’de durmasına izin vermiyor...
Pierre van Hooijdonk... Ümit Özat... Tuncay Şanlı..., Marco Aurelio... Zico...
Hepsi taraftar tarafından sevilen isimlerdi...
Şimdi çok uzaklardalar...
Saadettin Saran, Hakan Bilal Kutlualp...
Aziz Yıldırım kadar göz önündeydiler yönetimdeyken...
Şimdi “en büyük Fenerbahçe düşmanı” diye lanse ediliyorlar...
Kadıköy’ün gökyüzünde sevginin laneti dolaşıyor anlaşılan. Sevilenlere yağan bir lanet var anlaşılan. Ne kadar az sevilirsen o kadar doyuyor karnın. Ruhunun açlığını dindirmek istiyorsan sadece ve sadece maç kazan, ligi kazan, kupa kazan!
Sahi ne kadar zamandır bir sembol futbolcu yetişmiyor Fenerbahçe’de? Ve ne kadar zamandır tek sembol büyük başkan? Va başka başka olayların ışığında acaba diyorum, “hayatta en hakiki birim bendir” yazan bir büstü ne zaman göreceğiz Saracoğlu’nda.
Nilay Yılmaz/Milliyet
Başlıksız Yazı
En son 2018'de Fenerbahçe'de bir şeylerin değişeceğine, eski düzenin yok olacağına inanarak bir yazı karalamışım. Ali Koç'tan n...
-
Galatasaray sezon başında bir Avrupa Kupası maçı için deplasmana gidecekti. Yolculuk öncesi Rijkaard basın toplantısı yaptı. Burada takımını...
-
92-93 sezonu. Şerefli ikincilikler lafının çıktığı dönemler ya da. İki takım kafa kafaya şampiyonluk mücadelesi veriyor. Beşiktaş İnönü'...
